ÖYKÜ-MÜZEYYEN ABLA
6 Şubat 2013 Çarşamba
MÜZEYYEN ABLA
Evin yola bakan yanında henüz yapımı bitmemiş, aşağı yukarı bir adım(uzun boylu bir erkeğin adımı) yüksekliğinde bir taş duvar. Yüzünü taş duvara döndüğünde sağa gelen yanda belki de yıkılmış bir evden arta kalan bir tuğla duvar. Bu duvarın tek tuğlası bile eksi değil, ama her tuğla bir yara almış rüzgârdan, yağmurdan, kim bilir daha nelerden.
Tuğla duvarın önündeki toprak yığınında, yağmurdan ve ardından çıkan güneşten cesaret alıp yaşama merhabaya durmuş yaban otları cıvıldaşıyor. Küçücük bir boş alan var yanı başında. Boş alanın solunda bir-ikisi kurumuş, kalanı yarı yeşil üç-beş ağaç. Ne tam yıkılmış, ne sağlam bir yavru ev yaslanmış tuğla duvara. Yoksa tuğla duvar mı ona yaslanmış? Kanadı kırık iki kuş birbirine tutunsa uçabilir mi? Uçmasa da yürürler ya, yaşama bir yerlerinden tutunabilirler işte… Ne sağlam, ne ölü…
Bahçe olmakla avlu olmak arasında kararsız kalmış bir boşluk yavru evin önüne yerleşmiş. Bir uçtan bir uca yarı yıkık duvarlara çakılı paslı çivilere bağlanmış yeşil naylon ipte çocuk çamaşırları sallanıyor. Kapının bir yanında, ortası çökük eski bir kanepe sırtını evin yarı yıkık duvarına vermiş, sefa sürüyor! Ne atmaya kıyabilmişler, ne de içeri almaya değer bulmuşlar.
Hava güneşli. Üç dört gün boyunca yağan yağmurla yeniden yeniden yıkanan çamaşırlar kurumaya yüz tutmuş. Güneş günlerdir yağan yağmuru içiyor çamaşırlardan, kanepeden, çiçeklerden. Taş avluda bir çocuk… Çocuk ne tanıdık, ne de yabancı… Naylon terliklerin koruyamadığı ayakları mosmor. Yanakları soğuktsn al al olmuş. Tostoparlak bir yüz…
Yüzü tostoparlak, yanakları al al… Hiçbir şeyden habersiz oynuyor evin önündeki korkuluksuz balkonumsu taş çıkıntıda. Pencerelere dek kalın taş duvarları olan kerpiç evin bitişiğine eklenmiş, evden daha alçak mutfak binasının 8eskiden tandırda ekmek pişirildiği, çeri-çöpü çok olduğu için mutfaklar tek göz, küçük bir ek bina olarak evin bitişiğine yapılırmış) damına bu taş çıkıntıdan geçilebiliyor. Orası çocuklar için ayrı bir oyun alanı. Mutfağın damı salonun penceresine bitişik, ama pencereyi kapatıp evi karanlıkta bırakmayacak şekilde yapılmış. Toprak dam baharda bembeyaz papatyalarla kaplanıyor.
Çocuk var gücüyle çabalıyor. Bir sağ bacağını, bir solunu kaldırıyor. Yetişkin bir insanın ancak bir adımı yüksekliğindeki bu dama çıkmak için elinden geleni yapıyor, ama çabaları boşa. Papatyalara tutunuyor, sonra avucunda papatyalarla sırt üstü yuvarlanıyor. Kalkıp bir daha deniyor. Bir daha, bir daha...sonunda yorgun düşüp ağlamaya başlıyor.
-Depşeyemiyooom.
-Müzeyyen Abla, Hülya bir şey söylüyor.
Müzeyyen Abla gülümsüyor kızının kökler Çerkezce, ekler Türkçe konuşmasına. “Çıkamıyorum,” diyor.
-Yardım edeyim mi?
-Boş ver. İki dakika sonra inmek ister. Sıkıldığı için ne yapacağını bilmiyor.
-Ne yapsın çocuğun hiç arkadaşı yok. Bizim konuşmamızı da anlamıyor. Onun için ne kadar zor kimbilir; ta oralardan kalkıp sekiz on saatlik, tanımadığı, bilmediği, annesinden başka tanıdığı bir tek kişinin olmadığı bir yere gelmek...
-Benim için de zor, ama ne yapayım ki buncağız belimi büktü. O olmasa gelir miydim? Kendim bir yolunu bulur, aç-tok geçinir giderdim, ama çocuk olunca başka.
-Peki neden ayrıldın eşinden Müzeyyen Abla? Anlaşamıyor muydunuz?
-Yoo. Benim bir şikayetim yoktu.
-Eee, o halde?
-Bir bayramda annemleri ziyarete gitmiştik. Bayram bittiğinde annem beni geri göndermedi. Eşimin içkisini bahane etti. Halbuki içse de bana hiçbir zararı yoktu.
Ama böyle bir şey yapamaz ki. Siz nikahlıydınız, değil mi?
-İmam nikahıyla evlenmiştik. Onun için de hiçbir şey yapamadık.
-Sonra. Babama sattı seni, değil mi? Kusura bakma seni üzmek istemiyorum, ama babama da, senin annene de çok kızıyorum. Babam seni almaya gitmeden önce bahçenin bir bölümünü satmış, sonra damat gibi giyinip çıkmış.O zaman ben abimlerde kalıyordum, biliyorsun. “Git, abin baksn sana, ben hepinizle baş edemem,” demişti. Evden bir boğaz eksilecekti, böylece evlenmek istediği kadınlar çok çocuğu olduğunu bahane edemiyecekledi.
XXX
-Baban bir kadın getirmiş, hadi gel, gidip görelim,” diyor yenge gülerek neşeyle. “Nasıl biri çok merak ediyorum. Gençmiş, babanın yarı yaşıymış.”
“Kim kimin yarı yaşıymış? Babam neden bir kadın getirmiş? Nereden getirmiş?” demek istiyor, diyemiyor. Soruların çoğunun yanıtını biliyor. Neden kendi evinde değil de abisinin yanında
olduğunu bldiğ gibi. Çocuk denecek yaşta evden uzaklaştırılışınınn nedeninin, abisinin evinin okula yakınlığı olmadığın bildiği gibi. Biri evli beşi bekar, altı çocuklu, altmışına yakın bir adamla kimsenin evlenmek istemediğini bildiği gibi. Bilmediği, neden kendisinin kurban seçildiği, neden annesinin acısının üzerine bir acı daha eklendiği idi. Daha evlenmeden baba evinden çıkmış olmayı bir türlü kabul edemiyor. Evlerini her ziyaret edişinde; duvarlara, bir zamanlar kiaplarını koyduğu duvara oyulmuş perdeli dolaplara kapılara, pecerelere dalıp dalıp gidiyor. Uzun uzun bakıyor her şeye.
Uzun uzun bakıyor kadına. Kaşları tıpkı annesinin kaşları;gözlerine yakın. Yay gibi değil. Gözler çakır. Hemen hemen annesininkilerle aynı renkte. Ağız yapısı da andırıyor gibi. Ne kadar da genç. Demek daha otuzunda. Ne olursa olsun, ona “anne” demiyecek, annesinin yerini tutmasına izin vermeyecek. Tutamaz ki zaten. Kim imin yerini tutabiir ki! Ama kadının gözlerinden, gülüşünden üzn akıyor gürül gürül.
“Ah,” diyor, “ah, şu olmasaydı, gelir miydim buralara! Bu belimi büktü.”ilaç kutularıyla oyuna dalıp gitmiş çocğu gösteriyor. Çocuk daha üç yaşında var, yok. Kendi kendine söylene söylene oynuyor.
Yenge soruyor;”Adın ne?”
“Müzeyyen.”
“Kocan öldü mü?”
“Yoo. Ayrıldık.” fazla konuşmak istemiyor. Kendisini inceleyip duran bu insanların arasında tedirgin, yapayalnız...
Kız, kadının yalnızlığında daha da yalnızlaşıyor, daha da tedirgin. Çi burkuluyor. Annesi bir ez daha ölmüş gibi oluyor. Kadınn yalnızlığı, kızın yalnızlığı oluyo. “Babam benim geri dönmeme izin verse, Müzeyyen Abla'ya arkadaş olurdum,” diye geçiriyor içinden. Onca yoldan gelmiş, o da benim gibi evinden koparılmış, diye düşünüyor.
Sabah erken saatlerde pişirip soğusun diye odanın bir köşesine serdiği sofra bezinin üzerine yaydığı bazlamaların en sıcaklarından seçip alıyor. Sobanın yanındaki Vita yağı tenekesinden tahta kaşıkla yağ alıp ekmekleri -aralarını açarak- yağlıyor. Çayla birlikte yağlı ekmeklerimizi yerken
,” Kusura bakmayın, peynir kalmamış,” diyor.
Kız bir an önce ağabeyinin evine dönmek istiyor, ne denli çok kalırlarsa, o denli çok içi acıyor, oaradan kopması durdukça güçleşiyor. Yengeyi dürtüyor, “Gidelim, ödevlerim var, yetiştiremem..” diye fısıldıyor.
Son çaylarını da yudumladıktan sonra hole çıkıyorlar. Salon yok. Başka oda yok. Olmuşu olacağı bir oda ve “aralık” dedikleri koridorumsu hol. Aralığın bir karşı duvarına çakılı çivilerde asılı duran paltolarını alıp giyinmeye duruyorlar. Tam kız atkısını dolarken kadın içeri giriyor. Elinde küçük bir paket var. Yengeye vermek için -misafir boş gönderilmez diye- içine sıcak ekmeklerden koyduğu bir çıkın hazırlamış. Ekmek çıkınını yengeye uzatıyor. Şaşkın bakarken soruyor:” Ekmekleri sarmak için bez aramaya mutfağa gitmiştim. Niye hemen kalktınız?”
Yenge, “Gidelim artık. Akşam oldu nerdeyse, daha yemek yapacağım.”
Kıza dönüp “Sen nereye?” diyor.
“Eve, ben de eve gidiyorum.”
Kadın kızın atkısını çekip alıyor. “Hiçbir yere gitmiyorsun. Senin evin burası!” diyor.
“Ya babam Müzeyyen Abla? O ne der? Kızarsa?”
“Bir şey diyemez. Seni tekrar göndermeye kalkarsa, ben de giderim. Korkma.”
Read more...