26 Mayıs 2013 Pazar


GÜLEN



Hep aynı hikaye geç kalışına neden; sabah evden çıkmadan ortalığı şöyle azıcık toparlayayım, bulaşıkları yıkayıvereyim, azığımı hazırlayım. E, o da azık. İlle de tarlaya gitmek gerekmiyor. Öğle yemeğini okulda yiyor. Hem et yemediği için, hem de her gün oradan yemek pahalıya geldiğinden, okul vakfının yemekhanesinden pek fazla yararlanamıyor. O yüzden de evde ne varsa, ağzı kapalı plastik kaplara, ya da kısa geniş kavanozlara koyup götürüyor. Okula atandığı ilk günlerde adını taşralı koyan birkaç kişi onu dışlamaya çalışıp haline gülüyor, dalga geçiyorlar. O ise, içinde yeşeren utancın başını ezip umursamaz giysilerini geçiriyor ve “ Kimseyi takmıyor, kimseyi beğenmiyor, kendini ne sanıyor?” fısıltılarına neden oluyor. Çok geçmeden okulda azık getirenlerin sayısı artmaya başlıyor. “İyi fikir gerçekten, evde her zaman artık yemek oluyor, bundan sonra ben de getireceğim,” “Gerçekten de böylesi daha sağlıklı. Aferin kız, iyi akıl etmişsin. Kavanoza koymak hiç aklıma gelmezdi,” “Hem yemekhane çok pahalı. Aldığımız üç kuruşu yemeğe ver, yola ver, maaşımız kuşa dönüyor,” diyenler çoğalmıştı.

Bir yandan otobüse yetişmek için koşuyor, bir yandan da bunları düşünüyor. Nereden nereye gelmişti. Katlanamam dediği, bitmez dediği günler gerilerde kalmıştı, ama o geçmişi, yaşadıklarını çektiği sıkıntıları, acıları kesinlikle unutmuyordu. Kendisini yaralayanlara, onların düşündüğü gibi öfke duymuyor, tam tersine acılarından ne çok şey öğrendiğini düşünüyordu. Otobüste pencere kenarında bir yer bulduğu zaman çocuklar gibi seviniyordu. Çoğu kez oturacak yer bulmak bile zorken, istediği koltukta oturabilmek güzeldi. Hemen bir kalem çıkartıp plan defterinin arkasına aklına gelenleri yazdı: “Yapraktım koparılmış zamansız,/Sürüklendim deli boran önünde/ Direnmeyi öğrendim/Ağaçtım kırdılar dallarımı/Yeşermeyi öğrendim/İstemezdim borçlu kalmak kimseye/Teşekkür borçluyum acılarıma/Düşe kalka yaşamayı öğrendim.” Defteri kapattı, dışarıyı seyretmeye başladı. Şu iki adımlık dediği yolda bile her gün yaşanan bir başkaydı, eğer kafanı kaldırıp bakmasını bilirsen. O hep bakardı, ne denli üzgün de olsa, acelesi de olsa her şeyi bir bir incelerdi. Kurda kuşa, çiçeğe böceğe takılmadan, çevresinde olan biten ilginç olayları –belki de onun için ilginç, başkaları için sıradan sayılan- görmezden gelemiyor, geçip gidemiyordu. Şu çingenenin duruşu görülmeyecek gibi miydi? At arabasında, daha kuşlar uyanmadan kalkıp topladığı karton kutuların üzerinde, alçak dağları ben yarattım dercesine oturup kim bilir nereden eline geçirdiği muzu yerken, öyle gururlu, öyle başı dik ki, sanki yaşama kafa tutuyordu. Tıpkı Gülen gibi.



X X X



Parti kapatılınca, herkes bir yana savrulmuş. Kimse kimseyi aramaz olmuş. Can ciğer dost görünenler bile birbirleriyle görüşmüyorlar. Peki onları bağlayan neydi? Dostlukları pamuk ipliğine mi bağlıydı? Aynı davaya baş koyanlar şimdi neden –düşman değilse de- birbirlerine yabancı oldular? Bir çoğundan arada bir haber alıyor, en azından sağlıkları yerinde, ama Gülen nerede, ne yapıyor, bilen yok. Gülen’i bulmayı kafasına koymuş bir kez. Aylarca çabalıyor ona ulaşabilmek için. Eski dostlara soruyor, tek öğrenebildiği eşinin böbrek hastası olduğu, ama yine de mevsimlik işçi olarak çalıştığı oluyor. Ne evini, ne telefon numarasını bilen var. Sonunda 118’e sormayı akıl ediyor.



Telefonda Gülen’in Karşıyaka’da oturduğunu öğrenince, eşinin mevsimlik işçi oluşunu unutup Karşıyaka’nın arka sokakları yokmuş gibi, kafasındaki Karşıyaka imajına uygun hayallere dalıyor. “Vay Gülen, vay! Demek Karşıyaka’da oturuyorsun, ha! Demek sen de köşeyi döndün, piyango mu çıktı, hayırdır?" diyor içinden. Dolmuştan indikten sonra yürümesi gereken uzun mesafeyi söyledikten sonra bile oraların arka sokaklar olabileceğine

inanmıyor. Çünkü Karşıyaka ve Alsancak’ta oturanlar semtlerinin adını söylerken gurur, kibir karışımı farklı bir havaya bürünüyorlardı nedense. Oysa o insanların birbirine tepeden baktığı, giysilerini, evlerini yarıştırdığı yerleri istemiyordu. Kısa bir süre gözlemlemiş olsa da insan ilişkilerinin daha samimi, daha içten olduğu bu semti tercih etmişti. Üstelik burada evler iç içe değildi. Balkona çıktığında karşı komşunun tabağındaki yemeği göremezdiniz. Peki Gülen neden ve nasıl gitmişti oralara?

“Bölge Trafiğin orada dolmuştan in, geldiğin yöne doğru biraz yürü, ilk sağa dön, camiyi bul. Camiden sonraki üçüncü sokak” On beş dakikadır yürüyor, yolun asfalt kısmı bitti. Bir gün önce yağan yağmur yolları çamur içinde bırakmış. Karşıyaka’nın da arka sokakları olduğuna hayretle ederek biraz daha yürüdükten sonra, Gülen’in tanımına uygun bir ev görüyor. Tüm ayrıntılar onun anlattıklarına uyuyor; avlu içinde, avlu kapısının hemen yanında, iç tarafta bir dut ağacı var. Tek katlı, üst katta bir-iki sıra tuğla göze çarpıyor. “Bir gün paramız olunca üstünü çıkarız,” demişlerdir ev sahipleri. “Evin olsun da, küçük olsun, yarım olsun, bizim o da yok. Beceremedik bir ev almayı,” diye söyleniyor kendi kendine. “Dar evim, datlı evim!” diyor annesi anılarının bir köşesinden. Gülümsüyor birden. İkisini birden aradan çıkarmış oluyor, anılara dalmışken kapıyı çalmış, Gülen açmıştı. Ona ayrıca gülümsemek zorunda değildi. Bu iyi işte. Bu gün hiç keyfi yoktu zaten.

“Merhaba hayatım, ne iyi ettin gelmekle.”

Gülen, yine gülüyor, gözlerindeki hüznü kovamadan. “Böyle geçiyoruz,” diyor. “Kusura bakma, ayrı odamız yok. Babam yatıyor!” Daha kapıdan adımını atarken, alev alev yanan odun sobasının sıcaklığı çarpıyor yüzüne. Kapının solundaki divanda yaşlı bir adam yatıyor. Başıyla “Hoş geldin,” diyor adam. O ise, bir süre susup duruma uygun söyleyecek bir şeyler arıyor. Böyle bir durumda ne denir ki? Yıllardır yatan birine “Geçmiş olsun,” demek biraz tuhaf geliyor, ama yine de daha uygun bir şey bulamadığından, sağlıklı oluşuna hayıflanarak, adamın hastalığının sorumlusu oymuşçasına, ezilip büzülerek;”Geçmiş olsun,” diyor. Neredeyse, sağlıklı olduğu için adamdan özür dileyecek.

Gülen mutfağa çay yapmaya gidiyor. Peki şimdi ne olacak? Adamla baş başa, ne sıkıcı bir durum. Odada kimse yokmuş gibi davransa olmaz. Odayı inceliyor, gözlerini bir duvara çıkartıp bir yere indirerek. Küçücük bir oda, kırık dökük eşyalar...Odun sobası harıl harıl yanıyor. Adamın üşümemesi gerekirmiş. Hayalinde adamı doktora götürüyor, bitkilerden ilaç yapıyor, hatta yurt dışına bile götürüyor. Bu kadar parayı nereden bulacağı kısmını düşlemiyor, böylesi daha keyifli. Gülen’e bir ev alacakken, adam inlemeye başlıyor. Düşleri bozuluyor. En iyisi Gülen’in yanına gitmek. “Tuvalete gitmem gerek,” diyor çıkarken. “Üşütmüşüm, üşütünce sık giderim. Böbreklerim rahatsız da...”Bir taşla iki kuş. “Sizin yanınızda durmak istemediğimden değil, çıkmam gerek,” Bakın yalnızca siz değilsiniz rahatsız olan, bu genç halimde ben de rahatsızım, yatmadığıma bakmayın!” “Görünüşe aldanmayın, herkesin bir rahatsızlığı vardır,” ı saklıyor sözlerinin ardına, biraz görünür kılarak.

Gülen alüminyum çaydanlığı yıkayıp suyu doldurmuş, ocağa koyuyor.

“Yere basma hayatım, şu kilimin üstüne bas. Kusura bakma, terlik veremiyorum.

“Aşk olsun, niye kusura bakayım. Hiç önemli değil. Ben de konuklarıma terlik

vermiyorum, doğrusunu istersen. Herkes terliğini getirsin gelirken.” “Terliği merliği boş ver, kendini anlat bana. Ne var, ne yok? Seni çok merak ettim. Zafer’e sordum, Musa’ya sordum. Kimse bir şey bilmiyordu. 118’i çok geç düşündüm.”

“Sağ ol, hayatım, yaşamaya çalışıyoruz işte.”





Gülen gerçekten de yaşamaya çalışıyordu, dost bildiklerine inceden sitemlerini yollayarak. Yalnızca arayıp sormadıkları içindi sitemi, başka şey beklemiyordu. Aynı semtte oturanlar bile bir “merhaba”yı çok görmüşlerdi, onun için kırgındı. Eşi tüm yaşamını partiye vermişti, Gülense babasına. Parti kapatılınca Milli Eğitim’e baş vurmuş, yaşı öne sürülerek kabul edilmemişti. Birkaç kuruş kazanabilmek için evde ördüğü dantelleri, yaptığı dikiş kutularını, ekmeklikleri, boyadığı örtüleri dükkan dükkan dolaşarak yok pahasına satıyordu. Ara sıra komşu çocuklarına oldukça düşük ücretle Matematik ve Türkçe dersleri veriyor, üçü beşe ekleyerek yaşamaya çalışıyordu.

Tüm çektiklerine karşın, Gülen yoksulluğa kafa tutuyordu. İçinde yeşerttiği özlemlerini öldürüp babasının yaşatmaya çalışıyordu. Adını “Özlem” koyduğu kızına saklıyordu özlemlerini. Kendisinin üniversiteyi bitirmiş olması işe yaramıyor, ama belki kızının üniversiteli olması işe yarar diye onu okutmaya çalışıyor. Üniversite diploması işe yaramasa da elleri işe yarıyor. Ekliyor, çıkartıyor, söküyor, dikiyor. İş yeri ve bütün dünyası evi. Yarım saatten çok evden ayrılamıyor, babasının başında biri gerek.



Hayata, hayatın güçlüklerine kafa tutan çingene kadının yanına oturtuyor Gülen’i, sonra ikisini de yanına alıp okul bahçesine giriyor. “Lanet olsun, bu gün beş saat ders çekilir mi?” yi yolun kıyısına bir yerlere bırakıveriyor usulca.







Read more...

24 Mayıs 2013 Cuma

                          
                                         
                             GÜLEN

Hep aynı hikaye geç kalışına neden; sabah evden çıkmadan ortalığı şöyle azıcık toparlayayım, bulaşıkları yıkayıvereyim, azığımı hazırlayım. E, o da azık. İlle de tarlaya gitmek gerekmiyor. Öğle yemeğini okulda yiyor. Hem et yemediği için, hem de her gün oradan yemek pahalıya geldiğinden, okul vakfının yemekhanesinden pek fazla yararlanamıyor. O yüzden de evde ne varsa, ağzı kapalı plastik kaplara, ya da kısa geniş kavanozlara koyup götürüyor. Okula atandığı ilk günlerde adını taşralı koyan birkaç kişi onu dışlamaya çalışıp haline gülüyor, dalga geçiyorlar. O ise, içinde yeşeren utancın başını ezip umursamaz giysilerini geçiriyor ve “ Kimseyi takmıyor, kimseyi beğenmiyor, kendini ne sanıyor?” fısıltılarına neden oluyor. Çok geçmeden okulda azık getirenlerin sayısı artmaya başlıyor. “İyi fikir gerçekten, evde her zaman artık yemek oluyor, bundan sonra ben de getireceğim,” “Gerçekten de böylesi daha sağlıklı. Aferin kız, iyi akıl etmişsin. Kavanoza koymak hiç aklıma gelmezdi,” “Hem yemekhane çok pahalı. Aldığımız üç kuruşu yemeğe ver, yola ver, maaşımız kuşa dönüyor,” diyenler çoğalmıştı. Bir yandan otobüse yetişmek için koşuyor, bir yandan da bunları düşünüyor. Nereden nereye gelmişti. Katlanamam dediği, bitmez dediği günler gerilerde kalmıştı, ama o geçmişi, yaşadıklarını çektiği sıkıntıları, acıları kesinlikle unutmuyordu. Kendisini yaralayanlara, onların düşündüğü gibi öfke duymuyor, tam tersine acılarından ne çok şey öğrendiğini düşünüyordu. Otobüste pencere kenarında bir yer bulduğu zaman çocuklar gibi seviniyordu. Çoğu kez oturacak yer bulmak bile zorken, istediği koltukta oturabilmek güzeldi. Hemen bir kalem çıkartıp plan defterinin arkasına aklına gelenleri yazdı: “Yapraktım koparılmış zamansız,/Sürüklendim deli boran önünde/ Direnmeyi öğrendim/Ağaçtım kırdılar dallarımı/Yeşermeyi öğrendim/İstemezdim borçlu kalmak kimseye/Teşekkür borçluyum acılarıma/Düşe kalka yaşamayı öğrendim.” Defteri kapattı, dışarıyı seyretmeye başladı. Şu iki adımlık dediği yolda bile her gün yaşanan bir başkaydı, eğer kafanı kaldırıp bakmasını bilirsen. O hep bakardı, ne denli üzgün de olsa, acelesi de olsa her şeyi bir bir incelerdi. Kurda kuşa, çiçeğe böceğe takılmadan, çevresinde olan biten ilginç olayları –belki de onun için ilginç, başkaları için sıradan sayılan- görmezden gelemiyor, geçip gidemiyordu. Şu çingenenin duruşu görülmeyecek gibi miydi? At arabasında, daha kuşlar uyanmadan kalkıp topladığı karton kutuların üzerinde, alçak dağları ben yarattım dercesine oturup kim bilir nereden eline geçirdiği muzu yerken, öyle gururlu, öyle başı dik ki, sanki yaşama kafa tutuyordu.  Tıpkı  Gülen gibi.       

                                                        
                                                                                                                                                                                      Parti kapatılınca, herkes bir yana savrulmuş. Kimse kimseyi aramaz olmuş. Can ciğer dost görünenler bile birbirleriyle görüşmüyorlar. Peki onları bağlayan neydi? Dostlukları pamuk ipliğine mi bağlıydı? Aynı davaya baş koyanlar şimdi neden –düşman değilse de- birbirlerine yabancı oldular? Bir çoğundan arada bir haber alıyor, en azından sağlıkları yerinde, ama Gülen nerede, ne yapıyor, bilen yok. Gülen’i bulmayı kafasına koymuş bir kez. Aylarca çabalıyor ona ulaşabilmek için. Eski dostlara soruyor, tek öğrenebildiği eşinin böbrek hastası olduğu, ama yine de mevsimlik işçi olarak çalıştığı oluyor. Ne evini, ne telefon numarasını bilen var. Sonunda 118’e sormayı akıl ediyor. Telefonda Gülen’in Karşıyaka’da oturduğunu öğrenince, eşinin mevsimlik işçi oluşunu unutup Karşıyaka’nın arka sokakları yokmuş gibi, kafasındaki Karşıyaka imajına uygun hayallere dalıyor. “Vay Gülen, vay! Demek Karşıyaka’da oturuyorsun, ha! Demek sen de köşeyi döndün, piyango mu çıktı, hayırdır?" diyor içinden. Dolmuştan indikten sonra yürümesi gereken uzun mesafeyi söyledikten sonra bile oraların arka sokaklar olabileceğine inanmıyor. Çünkü Karşıyaka ve Alsancak’ta oturanlar semtlerinin adını söylerken gurur, kibir karışımı farklı bir havaya bürünüyorlardı nedense. Oysa o insanların birbirine tepeden baktığı, giysilerini, evlerini yarıştırdığı yerleri istemiyordu. Kısa bir süre gözlemlemiş olsa da insan ilişkilerinin daha samimi, daha içten olduğu bu semti tercih etmişti. Üstelik burada evler iç içe değildi. Balkona çıktığında karşı komşunun tabağındaki yemeği göremezdiniz. Peki Gülen neden ve nasıl gitmişti oralara? “Bölge Trafiğin orada dolmuştan in, geldiğin yöne doğru biraz yürü, ilk sağa dön, camiyi bul. Camiden sonraki üçüncü sokak” On beş dakikadır yürüyor, yolun asfalt kısmı bitti. Bir gün önce yağan yağmur yolları çamur içinde bırakmış. Karşıyaka’nın da arka sokakları olduğuna hayretle ederek biraz daha yürüdükten sonra, Gülen’in tanımına uygun bir ev görüyor. Tüm ayrıntılar onun anlattıklarına uyuyor; avlu içinde, avlu kapısının hemen yanında, iç tarafta bir dut ağacı var. Tek katlı, üst katta bir-iki sıra tuğla göze çarpıyor. “Bir gün paramız olunca üstünü çıkarız,” demişlerdir ev sahipleri. “Evin olsun da, küçük olsun, yarım olsun, bizim o da yok. Beceremedik bir ev almayı,” diye söyleniyor kendi kendine. “Dar evim, datlı evim!” diyor annesi anılarının bir köşesinden. Gülümsüyor birden. İkisini birden aradan çıkarmış oluyor, anılara dalmışken kapıyı çalmış, Gülen açmıştı. Ona ayrıca gülümsemek zorunda değildi. Bu iyi işte. Bu gün hiç keyfi yoktu zaten. “Merhaba hayatım, ne iyi ettin gelmekle.” Gülen, yine gülüyor, gözlerindeki hüznü kovamadan. “Böyle geçiyoruz,” diyor. “Kusura bakma, ayrı odamız yok. Babam yatıyor!” Daha kapıdan adımını atarken, alev alev yanan odun sobasının sıcaklığı çarpıyor yüzüne. Kapının solundaki divanda yaşlı bir adam yatıyor. Başıyla “Hoş geldin,” diyor adam. O ise, bir süre susup duruma uygun söyleyecek bir şeyler arıyor. Böyle bir durumda ne denir ki? Yıllardır yatan birine “Geçmiş olsun,” demek biraz tuhaf geliyor, ama yine de daha uygun bir şey bulamadığından, sağlıklı oluşuna hayıflanarak, adamın hastalığının sorumlusu oymuşçasına, ezilip büzülerek;”Geçmiş olsun,” diyor. Neredeyse, sağlıklı olduğu için adamdan özür dileyecek. Gülen mutfağa çay yapmaya gidiyor. Peki şimdi ne olacak? Adamla baş başa, ne sıkıcı bir durum. Odada kimse yokmuş gibi davransa olmaz. Odayı inceliyor, gözlerini bir duvara çıkartıp bir yere indirerek. Küçücük bir oda, kırık dökük eşyalar...Odun sobası harıl harıl yanıyor. Adamın üşümemesi gerekirmiş. Hayalinde adamı doktora götürüyor, bitkilerden ilaç yapıyor, hatta yurt dışına bile götürüyor. Bu kadar parayı nereden bulacağı kısmını düşlemiyor, böylesi daha keyifli. Gülen’e bir ev alacakken, adam inlemeye başlıyor. Düşleri bozuluyor. En iyisi Gülen’in yanına gitmek. “Tuvalete gitmem gerek,” diyor çıkarken. “Üşütmüşüm, üşütünce sık giderim. Böbreklerim rahatsız da...”Bir taşla iki kuş. “Sizin yanınızda durmak istemediğimden değil, çıkmam gerek,” Bakın yalnızca siz değilsiniz rahatsız olan, bu genç halimde ben de rahatsızım, yatmadığıma bakmayın!” “Görünüşe aldanmayın, herkesin bir rahatsızlığı vardır,” ı saklıyor sözlerinin ardına, biraz görünür kılarak. Gülen alüminyum çaydanlığı yıkayıp suyu doldurmuş, ocağa koyuyor. “Yere basma hayatım, şu kilimin üstüne bas. Kusura bakma, terlik veremiyorum. “Aşk olsun, niye kusura bakayım. Hiç önemli değil. Ben de konuklarıma terlik vermiyorum, doğrusunu istersen. Herkes terliğini getirsin gelirken.” “Terliği merliği boş ver, kendini anlat bana. Ne var, ne yok? Seni çok merak ettim. Zafer’e sordum, Musa’ya sordum. Kimse bir şey bilmiyordu. 118’i çok geç düşündüm.” “Sağ ol, hayatım, yaşamaya çalışıyoruz işte.” Gülen gerçekten de yaşamaya çalışıyordu, dost bildiklerine inceden sitemlerini yollayarak. Yalnızca arayıp sormadıkları içindi sitemi, başka şey beklemiyordu. Aynı semtte oturanlar bile bir “merhaba”yı çok görmüşlerdi, onun için kırgındı. Eşi tüm yaşamını partiye vermişti, Gülense babasına. Parti kapatılınca Milli Eğitim’e baş vurmuş, yaşı öne sürülerek kabul edilmemişti. Birkaç kuruş kazanabilmek için evde ördüğü dantelleri, yaptığı dikiş kutularını, ekmeklikleri, boyadığı örtüleri dükkan dükkan dolaşarak yok pahasına satıyordu. Ara sıra komşu çocuklarına oldukça düşük ücretle Matematik ve Türkçe dersleri veriyor, üçü beşe ekleyerek yaşamaya çalışıyordu. Tüm çektiklerine karşın, Gülen yoksulluğa kafa tutuyordu. İçinde yeşerttiği özlemlerini öldürüp babasının yaşatmaya çalışıyordu. Adını “Özlem” koyduğu kızına saklıyordu özlemlerini. Kendisinin üniversiteyi bitirmiş olması işe yaramıyor, ama belki kızının üniversiteli olması işe yarar diye onu okutmaya çalışıyor. Üniversite diploması işe yaramasa da elleri işe yarıyor. Ekliyor, çıkartıyor, söküyor, dikiyor. İş yeri ve bütün dünyası evi. Yarım saatten çok evden ayrılamıyor, babasının başında biri gerek. Hayata, hayatın güçlüklerine kafa tutan çingene kadının yanına oturtuyor Gülen’i, sonra ikisini de yanına alıp okul bahçesine giriyor. “Lanet olsun, bu gün beş saat ders çekilir mi?” yi yolun kıyısına bir yerlere bırakıveriyor usulca.

Read more...

ÖYKÜ-MÜZEYYEN ABLA

6 Şubat 2013 Çarşamba


 MÜZEYYEN ABLA

Evin yola bakan yanında henüz yapımı bitmemiş, aşağı yukarı bir adım(uzun boylu bir erkeğin adımı) yüksekliğinde bir taş duvar. Yüzünü taş duvara döndüğünde sağa gelen yanda belki de yıkılmış bir evden arta kalan bir tuğla duvar. Bu duvarın tek tuğlası bile eksi değil, ama her tuğla bir yara almış rüzgârdan, yağmurdan, kim bilir daha nelerden.
Tuğla duvarın önündeki toprak yığınında, yağmurdan ve ardından çıkan güneşten cesaret alıp yaşama merhabaya durmuş yaban otları cıvıldaşıyor. Küçücük bir boş alan var yanı başında. Boş alanın solunda bir-ikisi kurumuş, kalanı yarı yeşil üç-beş ağaç. Ne tam yıkılmış, ne sağlam bir yavru ev yaslanmış tuğla duvara. Yoksa tuğla duvar mı ona yaslanmış? Kanadı kırık iki kuş birbirine tutunsa uçabilir mi? Uçmasa da yürürler ya, yaşama bir yerlerinden tutunabilirler işte… Ne sağlam, ne ölü…
Bahçe olmakla avlu olmak arasında kararsız kalmış bir boşluk yavru evin önüne yerleşmiş. Bir uçtan bir uca yarı yıkık duvarlara çakılı paslı çivilere bağlanmış yeşil naylon ipte çocuk çamaşırları sallanıyor. Kapının bir yanında, ortası çökük eski bir kanepe sırtını evin yarı yıkık duvarına vermiş, sefa sürüyor! Ne atmaya kıyabilmişler, ne de içeri almaya değer bulmuşlar.
Hava güneşli. Üç dört gün boyunca yağan yağmurla yeniden yeniden yıkanan çamaşırlar kurumaya yüz tutmuş. Güneş günlerdir yağan yağmuru içiyor çamaşırlardan, kanepeden, çiçeklerden. Taş avluda bir çocuk… Çocuk ne tanıdık, ne de yabancı… Naylon terliklerin koruyamadığı ayakları mosmor. Yanakları soğuktsn al al olmuş. Tostoparlak bir yüz…



Yüzü tostoparlak, yanakları al al… Hiçbir şeyden habersiz oynuyor evin önündeki korkuluksuz balkonumsu taş çıkıntıda. Pencerelere dek kalın taş duvarları olan kerpiç evin bitişiğine eklenmiş, evden daha alçak mutfak binasının 8eskiden tandırda ekmek pişirildiği, çeri-çöpü çok olduğu için mutfaklar tek göz, küçük bir ek bina olarak evin bitişiğine yapılırmış) damına bu taş çıkıntıdan geçilebiliyor. Orası çocuklar için ayrı bir oyun alanı. Mutfağın damı salonun penceresine bitişik, ama pencereyi kapatıp evi karanlıkta bırakmayacak şekilde yapılmış. Toprak dam baharda bembeyaz papatyalarla kaplanıyor.

Çocuk var gücüyle çabalıyor. Bir sağ bacağını, bir solunu kaldırıyor. Yetişkin bir insanın ancak bir adımı yüksekliğindeki bu dama çıkmak için elinden geleni yapıyor, ama çabaları boşa. Papatyalara tutunuyor, sonra avucunda papatyalarla sırt üstü yuvarlanıyor. Kalkıp bir daha deniyor. Bir daha, bir daha...sonunda yorgun düşüp ağlamaya başlıyor.
-Depşeyemiyooom.
-Müzeyyen Abla, Hülya bir şey söylüyor.
Müzeyyen Abla gülümsüyor kızının kökler Çerkezce, ekler Türkçe konuşmasına. “Çıkamıyorum,” diyor.
-Yardım edeyim mi?
-Boş ver. İki dakika sonra inmek ister. Sıkıldığı için ne yapacağını bilmiyor.
-Ne yapsın çocuğun hiç arkadaşı yok. Bizim konuşmamızı da anlamıyor. Onun için ne kadar zor kimbilir; ta oralardan kalkıp sekiz on saatlik, tanımadığı, bilmediği, annesinden başka tanıdığı bir tek kişinin olmadığı bir yere gelmek...
-Benim için de zor, ama ne yapayım ki buncağız belimi büktü. O olmasa gelir miydim? Kendim bir yolunu bulur, aç-tok geçinir giderdim, ama çocuk olunca başka.
-Peki neden ayrıldın eşinden Müzeyyen Abla? Anlaşamıyor muydunuz?
-Yoo. Benim bir şikayetim yoktu.
-Eee, o halde?
-Bir bayramda annemleri ziyarete gitmiştik. Bayram bittiğinde annem beni geri göndermedi. Eşimin içkisini bahane etti. Halbuki içse de bana hiçbir zararı yoktu.
Ama böyle bir şey yapamaz ki. Siz nikahlıydınız, değil mi?
-İmam nikahıyla evlenmiştik. Onun için de hiçbir şey yapamadık.
-Sonra. Babama sattı seni, değil mi? Kusura bakma seni üzmek istemiyorum, ama babama da, senin annene de çok kızıyorum. Babam seni almaya gitmeden önce bahçenin bir bölümünü satmış, sonra damat gibi giyinip çıkmış.O zaman ben abimlerde kalıyordum, biliyorsun. “Git, abin baksn sana, ben hepinizle baş edemem,” demişti. Evden bir boğaz eksilecekti, böylece evlenmek istediği kadınlar çok çocuğu olduğunu bahane edemiyecekledi.
XXX

-Baban bir kadın getirmiş, hadi gel, gidip görelim,” diyor yenge gülerek neşeyle. “Nasıl biri çok merak ediyorum. Gençmiş, babanın yarı yaşıymış.”
“Kim kimin yarı yaşıymış? Babam neden bir kadın getirmiş? Nereden getirmiş?” demek istiyor, diyemiyor. Soruların çoğunun yanıtını biliyor. Neden kendi evinde değil de abisinin yanında
olduğunu bldiğ gibi. Çocuk denecek yaşta evden uzaklaştırılışınınn nedeninin, abisinin evinin okula yakınlığı olmadığın bildiği gibi. Biri evli beşi bekar, altı çocuklu, altmışına yakın bir adamla kimsenin evlenmek istemediğini bildiği gibi. Bilmediği, neden kendisinin kurban seçildiği, neden annesinin acısının üzerine bir acı daha eklendiği idi. Daha evlenmeden baba evinden çıkmış olmayı bir türlü kabul edemiyor. Evlerini her ziyaret edişinde; duvarlara, bir zamanlar kiaplarını koyduğu duvara oyulmuş perdeli dolaplara kapılara, pecerelere dalıp dalıp gidiyor. Uzun uzun bakıyor her şeye.


Uzun uzun bakıyor kadına. Kaşları tıpkı annesinin kaşları;gözlerine yakın. Yay gibi değil. Gözler çakır. Hemen hemen annesininkilerle aynı renkte. Ağız yapısı da andırıyor gibi. Ne kadar da genç. Demek daha otuzunda. Ne olursa olsun, ona “anne” demiyecek, annesinin yerini tutmasına izin vermeyecek. Tutamaz ki zaten. Kim imin yerini tutabiir ki! Ama kadının gözlerinden, gülüşünden üzn akıyor gürül gürül.
“Ah,” diyor, “ah, şu olmasaydı, gelir miydim buralara! Bu belimi büktü.”ilaç kutularıyla oyuna dalıp gitmiş çocğu gösteriyor. Çocuk daha üç yaşında var, yok. Kendi kendine söylene söylene oynuyor.
Yenge soruyor;”Adın ne?”
“Müzeyyen.”
“Kocan öldü mü?”
“Yoo. Ayrıldık.” fazla konuşmak istemiyor. Kendisini inceleyip duran bu insanların arasında tedirgin, yapayalnız...
Kız, kadının yalnızlığında daha da yalnızlaşıyor, daha da tedirgin. Çi burkuluyor. Annesi bir ez daha ölmüş gibi oluyor. Kadınn yalnızlığı, kızın yalnızlığı oluyo. “Babam benim geri dönmeme izin verse, Müzeyyen Abla'ya arkadaş olurdum,” diye geçiriyor içinden. Onca yoldan gelmiş, o da benim gibi evinden koparılmış, diye düşünüyor.

Sabah erken saatlerde pişirip soğusun diye odanın bir köşesine serdiği sofra bezinin üzerine yaydığı bazlamaların en sıcaklarından seçip alıyor. Sobanın yanındaki Vita yağı tenekesinden tahta kaşıkla yağ alıp ekmekleri -aralarını açarak- yağlıyor. Çayla birlikte yağlı ekmeklerimizi yerken
,” Kusura bakmayın, peynir kalmamış,” diyor.
Kız bir an önce ağabeyinin evine dönmek istiyor, ne denli çok kalırlarsa, o denli çok içi acıyor, oaradan kopması durdukça güçleşiyor. Yengeyi dürtüyor, “Gidelim, ödevlerim var, yetiştiremem..” diye fısıldıyor.
Son çaylarını da yudumladıktan sonra hole çıkıyorlar. Salon yok. Başka oda yok. Olmuşu olacağı bir oda ve “aralık” dedikleri koridorumsu hol. Aralığın bir karşı duvarına çakılı çivilerde asılı duran paltolarını alıp giyinmeye duruyorlar. Tam kız atkısını dolarken kadın içeri giriyor. Elinde küçük bir paket var. Yengeye vermek için -misafir boş gönderilmez diye- içine sıcak ekmeklerden koyduğu bir çıkın hazırlamış. Ekmek çıkınını yengeye uzatıyor. Şaşkın bakarken soruyor:” Ekmekleri sarmak için bez aramaya mutfağa gitmiştim. Niye hemen kalktınız?”
Yenge, “Gidelim artık. Akşam oldu nerdeyse, daha yemek yapacağım.”
Kıza dönüp “Sen nereye?” diyor.
“Eve, ben de eve gidiyorum.”
Kadın kızın atkısını çekip alıyor. “Hiçbir yere gitmiyorsun. Senin evin burası!” diyor.
“Ya babam Müzeyyen Abla? O ne der? Kızarsa?”
“Bir şey diyemez. Seni tekrar göndermeye kalkarsa, ben de giderim. Korkma.”

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP