ÖYKÜ-SEVGİLİ BAŞKANIM
2 Mart 2012 Cuma
S E V G İ L İ B A Ş K A N I M
Neredeyse bir aydır, sabahları uyandığında, sağ elinin bileği kesilmiş gibi acıyordu. Doktora gitti. Filmler çekildi, tahliller yapıldı. Hiçbir şey bulunamadı. Psikolojik olabilirdi. Birkaç ağrı kesici ve birkaç yatıştırıcıyla olay çözümlenmişti!...Doktorlar açısından çözümlenmişti belki, ama o hala ağrıların nedeninin psikolojik olmadığını düşünüyordu. Öyle olsa, neden yalnızca sağ bileği ağrıyordu? Neden gündüzleri değil de gece, sabaha karşı oluyordu ağrılar?
İşte yine aynı sızı. Dayanılır gibi değil. Verilen yatıştırıcılar dışında birçok şey denemişti. Örneğin, romatizma olabilir düşüncesiyle havası kuru olan bir kente taşınmış, bir süre orada yaşamıştı. Bir takım merhemler, bitkisel kökenli ilaçlar, hatta “Denize düşen yılana sarılır!” deyip kocakarı ilaçları denemişti. Gözlerini bir açabilse, bir ağrı kesici daha alacaktı.
Bir saat kadar, uyur-uyanık yatağın içinde döndü durdu. Sonunda ağrılar uykudan baskın çıktı. Başucundaki lambayı yakmak için uzandı. İşte o an komşuları bile uyandıracak denli korkunç bir çığlık attı. Gözleri kocaman açılmış, yüreği ağzında... Bu bir düş olabilir miydi? Sol eliyle yanağına okkalı bir tokat attı. Kalktı, yine sol eliyle banyonun ışığını yakıp aynaya baktı. Yanağı kıpkırmızı olmuştu ve hayli acıyordu. Ne yazık ki gördükleri düş değildi.
Her şey yerli yerindeydi, ama sağ eli...Bileği kıpkırmızıydı. Ancak ne kan izi, ne de çürük, morartı vardı...Sanki sağ eli takmaydı da yerinden çıkartılmıştı.
Bir süre korkulu, şaşkın bileğini inceledikten sonra, nasılı, niçini unutup elini aramaya koyuldu. Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemeden kurulmuş bir robot gibi evin içinde dört dönüyor, girdiği odalara bir daha giriyor, baktığı yerlere bir daha bakıyordu. Birden salonun kapısının kapalı olduğunu fark etti. İşte bir gariplik daha. Ev kaloriferli olduğu için, salonun ve oturma odasının kapılarını sürekli, açık tutardı. Özellikle salonun kapısını kapattığını hiç anımsamıyordu. Neredeyse orada bir kapı olduğunu unutmuştu. Kapının önüne geldiğinde, uğultu halinde bir takım sesler duydu. İnsan sesine benziyordu, ama oldukça ince ve zor anlaşılırdı. Durup dinlemeye başladı.
- Arkadaşlar, toplantıyı açıyorum. Lütfen kendi aranızda konuşmayı bırakın. Düşüncelerinizi açıkça bildirin. Zaman kaybetmeyelim. Belki bu son toplantımız olacak. Umarım, bir karara varırız. Sahiplerimiz kuşkulanmaya başladılar. Sık sık onlardan ayrılmakla, onlara acı veriyoruz. Bu yüzden bir an önce karar alıp bu toplantılara son vermeliyiz. En azından zorunlu olmadıkça toplanmamalıyız. Kalabalık olduğumuz için, biliyorsunuz, ilk toplantılar kendimizi tanıtmakla geçti. Bu kez sahiplerimizin yaptıklarından söz edip alacağımız önlemleri konuşalım. Ne dersiniz?
“Olabilir”, “Uygun”, “Tabii” gibi sözler bir anda birbirine karışıverdi. Sanki minicik, büyümüş de küçülmüş çocuklar konuşuyordu.
-Daha önceki toplantıda da belirttiğim gibi, bizi onlar yönetiyor, onlar kullanıyor, ama başarısız olduklarında biz suçlanıyoruz. Başarılı olduklarında ise bizden hiç söz etmiyorlar. Haksızlık değil mi bu? Biz olmasak, ne iş yapabilirler, ne de eğlenebilirler. Benimki çok tembel biri; yazın sıcağı, kışın soğuğu bahane eder, bir türlü oturup yazmaz. Bazen çok yorgundur, bazen de çok neşeli. Eğlence varken yazılır mı? Yazmaya karar verdiğindeyse, ya birileri gelir, ya da uykusu... Oysa hayli güzel şeyler üretebiliriz onunla. Kafasında tasarlar, eline geçirdiği kutuların, zarfların üzerine yazar, sonra da büyük çoğunluğunu kaybeder. Ciddi anlamda çalıştığını görmedim. Her gece yeni bir umutla bekler dururum; belki bu gece, belki yarın işe yararım diye.Çünkü geceleri daha verimli olduğunu söylüyor. Ben, böyle yetenekli bir insanda işe yaramamaktan şikayetçiyim.
XXX
Eğilip anahtar deliğinden içeri baktı. Koltukların, kanepelerin üzerlerinde, hatta televizyon sehpasının raflarında bile üçer-beşer sıralanmış eller vardı. Kimi tombul, bakımlı, kimi zayıf, nasırlı...Yerdeki halının üzerinde, tam ortada bir el sürekli sağa sola dönerek konuşuyor, toplantıyı yönetiyordu. Nefes almaya korkarak izlemeyi sürdürdü.
-İşçi Bir, konuşmak ister misin?
-“Evet, Yazar Başkanım.” İsimleri biraz tuhaftı. Anlaşılan sahiplerinin mesleğine göre adlandırılmışlardı. “Ben sahibimden yakınmayacağım, yalnızca sahiplerimizin bizim hakkımızı yediklerini, değerimizi bilmediklerini belirtmek istiyorum. Benim sahibim çok çalışkan biri. Bazen gece, bazen gündüz çalışıyor. Vardiyalı işçi diyorlar onun gibilerine. Geçen yıl ücretlerinin artırılması için greve gitmişlerdi. Benimki orada da boş durmadı. Grev alanında yemek pişirip işçilere dağıttı. Yani benim sayemde yaptı her şeyi. Söylemek istediğim; eğer üreten, çalışkan biri olmasaydı, ben suçlanırdım. Hep eller beceriksizlikle suçlanmazlar mı?
İşçi Bir’den sonra Polis Bir söz aldı. O da ötekiler gibi “Beni o kullanıyor,” diyordu. “O istemese vurur muyum? İşçi, memur eylemlerinde copunu öyle bir savuruyor ki, suçlu-suçsuz, bayan-erkek kim çıkarsa karşısına vuruyor. Görenler, ‘Elleri kırılasıca!’ diyorlar. Gördüğünüz gibi fatura yine bize çıkartılıyor.
O sırada Gaddar söze girdi. “Evet, doğru. Madımak oteli’ni yaktıklarında, benim sahibime ve onunla birlikte olanlara da aynı şeyi söylemişlerdi. ‘Elleri kırılasıcalar!’ O ateşi yakan bizdik, ama asıl suçlu bize bu işi yaptıranlardı. Bunu insanlara anlatmak gerek, ya da bir şeyler yapmalıyız.
Bir anda tüm eller harekete geçmişti. Yerlerinde duramıyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Başkanın sesi gürültüden duyulmaz olmuştu. İncecik seslerin arasında yitip gitmişti. Parmaklarının arasındaki kalemi, cam sehpaya vurarak bir kez daha konuştu; “Arkadaşlar, lütfen söz almadan konuşmayalım. Öğretmen İki’ye söz veriyorum.”
-Benim sahibim korkunç biri. Çocukları kukla gibi yönetmek istiyor. Sopayı eğitim aracı olarak kullanıyor. Sözde dayak yasak. O küçücük çocuklara vururken, ben sızım sızım sızlıyorum. Öğretmenler odasına gidince de, insanlıktan, insan haklarından dem vuruyor. Büyük sınıflardaki öğrenciler konuşurlarken duydum; ‘Bir gün şu adamın elini kıracağız!’ diyorlardı. Ellerin suçu ne bilmiyorum. Bu öğretmenler hep böyle, dayak atmaya bayılıyorlar!”
-Yoo, genelleme yapmayalım arkadaşlar. O zaman yanlış yapan sahiplerimizden ne farkımız kalır?” Konuşan, Öğretmen Bir’di. “Benimki yirmi yıllık öğretmen. Bu güne dek hiç kimseyi dövmek için beni kullanmadı. Beni yalnızca iyi şeyler için kullanır. Yazarım, silerim, öğrencilerin saçlarını okşarım, ama dayak yok. Öğrencileri onu çok severler, çünkü onlara kötü söz bile söylemez.”
Polis İki heyecandan yerinde duramıyordu. Sıranın kendisine gelmesini beklemeden atıldı. “Polislerin arasında da insancıl olanlar, ellerini iyi şeyler için kullananlar var. Örneğin benimki, bu güne değin copunu insanlara karşı kullanmadı. Mitinglerde ortalığı yatıştırmaya çalışır, birlikte yaralıları taşırız. Yani kısacası arkadaşlar, hiçbir meslekte genelleme yapmamalıyız, ön yargılı olmamalıyız. Aksi durumda sonuca ulaşamayız, olumlu bir karar alamayız.”
“İşçi eller de ne yazık ki her zaman üretemiyor, üretmiyor. Polis iki arkadaşımıza katılıyorum. İşçiler, genellikle çalışkan bilinir, oysa benimki tembel biri. Fabrikada sık sık tezgahın başından ayrılır. Bahaneler uydurup bir yerlere gider. Ya karnı ağrıyordur, ya midesi bulanıyordur. Grevlerden de kaçar. Hatta bozgunculuk eder. “ İşimiz hafif, bu kadar çalışmaya, bu para yeter, çok şükür geçinip gidiyoruz,” diyor. Geçenlerde süper marketten peynir çalarken yakalandı, ama inkar etti. Elinde başka bir poşet vardı, ona koymuştu, kasada parayı öderken onun parasını vermedi, mağaza görevlisi görmüş, poşete bakmak istediler, o zaman paniğe kapıldı. Dalgınlıkla o poşete koyduğunu, sonra da unuttuğunu söyleyip işin içinden sıyrıldı, ama her zaman böyle şanslı olmayabilir. Doğrusu, böyle güçlü-kuvvetli, ama tembel ve düzenbaz birinin eli olmaktan utanç duyuyorum.”
Anahtar deliğinden bakabilmek için eğilmekten beli ağrımıştı. Tam birazcık doğruluyordu ki, başkan anahtar deliğinin olduğu yöne döndü. Birden serçe parmağındaki yüzüğü görüp donakaldı: Bu onun eliydi! Kendi evinde toplantı düzenleyen, elleri örgütleyen demek onun eliydi. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Her şey aklının almayacağı kadar karmaşıktı. Büyülenmişçesine orada durup izlemekten, dinlemekten başka ne yapabilirdi? Eli konuşuyordu. Bundan tuhaf bir biçimde gurur duyduğunu fark edip şaşırdı. İnsan ne denli karmaşık bir varlıktı! Düşlerinde bile göremeyeceğin şeyler yaşıyorsun, önce şaşırıp bocalıyorsun, kısa süre sonra duruma uyum sağlıyor, alışıyorsun. Hatta gördüklerinin bir parçası oluyorsun birden; yıllardır bunları görüyor, yaşıyor gibi... İnsanoğlu en çabuk alışan, uyum sağlayan varlık olsa gerek.
“Arkadaşlar, bir sonuca varsak iyi olur. Şafak sökmek üzere. Hepimizin üzerinde uzlaştığı konu; bizler kullanılıyor, bazen istemediğimiz şeyleri yapmak zorunda bırakılıyoruz. İyi, ya da kötü bizi kullananlar sahiplerimiz. Daha doğrusu bizi taşıyanlar! İyi kullanıldığımızda, onlar başarılı sayılıyor, kötü kullanıldığımızda ise, bizler suçlanıyoruz. Yani günah keçileriyiz. Onların düşünce tarzı değişmedikçe, biz kötü kullanılmaya devam edeceğiz sanırım. Farklı düşünen var mı?”
“Onları biz değiştiremeyiz, ancak yapabileceğimiz başka şeyler olmalı.”
“Kötü kullanımı reddedelim.”
“Peki nasıl olacak bu?”
Bu öneriyi getiren Şair Bir’di. “Biliyorsunuz, artık eskisi gibi değil. Biz eller beynimizin var olduğunu biliyoruz. Bu güne dek bunun farkına bile varmamıştık. Düşünme yeteneğimizi, beynimizin kapasitesini bilmiyorduk. Oysa şimdi, beynimizin yardımıyla kaslarımızı yönetebileceğimizi biliyoruz. Geçen yıl bir-iki örnek yaşanmıştı. Bundan böyle sahiplerimiz, ya da her ne diyorsanız, taşıyıcılarımız bizi kötü amaçla kullanmak istediğinde kasılalım, çalışmayalım. Sahiplerimizin bizi yönetmesine karşı çıkıp beynimizin yardımıyla kendimizi yönetelim.”
Bu kez Doktor Bir söz aldı. “Evet arkadaşlar. Ben Şair Bir’e katılıyorum. Biliyorsunuz geçen toplantıda size anatomik yapımızı açıklamıştım. Bağımlılığa son verirsek, beynimizi kullanmayı bilirsek, yönetilen olmaktan çıkarız, yanlış işler yapmayız. Eğer taşıyıcılarımız bizi doğru şeyler için kullanıyorlarsa, onlara destek vermeyi de unutmamalıyız.
Sabah olmak üzereydi. Uzaktan araba sesleri duyulmaya başlamıştı. Dünya uyanıyordu. Eğilmekten beli tutulmuştu. Sol eliyle belini ovuşturarak doğruldu, yatak odasına doğru yürüdü. Dudaklarında şaşkın ve hafiften gururlu bir gülümseme... Kendi kendine söylendi; “Sevgili başkanım dönmeden yatmalıyım!”
0 yorum:
Yorum Gönder