ÖYKÜ-KEŞKE HASTA OLSAM(MI?)

1 Mart 2012 Perşembe

K E Ş K E H A S T A O L S A M (M I?)


Tutsak bir serçe yüreği, kafesini kırıp kaçmak istercesine çırpınıyor. On sekiz basamağı çıkana dek, on sekiz hastalık yakıştırdı –yakıştıramadı demek daha yerinde olacak belki de- kendisine: Bir verem oldu(olamadı), bir kanser, bir şeker...
Kanser olsam? Aman, Allah korusun! Anemi çok hafif kalır! Biri olmalı, ama hangisi? En iyisi verem olmak! Hastalık bahanesiyle biraz yatar dinlenirim. Hem artık veremden ölen de yok.
Başında pervane oluyor herkes. Eşi de ilgileniyor. Acıdığından belki, belki de çabuk ayağa kalksın diye. Olsun, ilgileniyor ya...Çiçekler, pastalar, kolonyalar dağ gibi yığılıyor. Dağ gibi yığılıyor bulaşıklar. Uyuması, dinlenmesi gerek. Başı dönüyor, gözlerinin önünde, toz kanatlı kelebekler uçuşuyorlar. Kara pamuk kümeleri, tozlar uçuşuyor. Divanların altları, kapıların arkası, sehpaların üzeri tozla kaplanmış. Eşi, toplayıp divanın üzerine attığı çamaşırları şöyle bir iteleyip oturmuş bulmaca çözüyor. Oğlan, oyun sanıyor annesinin yatışını. Ata biner gibi binmiş sırtına, bir yandan zıplıyor, bir yandan saçlarını dizgin yapmış çekiştiriyor. Saçları dibinden sökülecek sanki. Can acısıyla tüm gücünü toplayıp bağırıyor.
Yok yok, en iyisi sağlam kalmak. Hasta olursam, olacak olan bu. Sancılanmış gibi yapmayı akıl etmeseydim, deli damgası yemem işten değildi. Delilikle akıllılık arasındaki, başkalarının değer yargılarıyla çizilen, incecik sınırın delilik yakasına, yine başkalarının değer yargılarıyla geçmek ne denli kolaymış. Birden sözün bin türlüsü bakışlarda toplandı: Suçlayan, aşağılayan, acıyan, korkak, meraklı, geveze bakışlar aldı sözün saltanatını. Ne kolaymış damgalanmak. Hep böyle olmaz mı? Bir anda akıllısın, bir anda deli; bir anda namuslusun, bir anda namussuz...Dizginleri sıkı tutmak gerekiyor.

Zaman vurdumduymaz oluyor, acılar yaşanırken. Ayakları prangada tutuklu gibi sürüklendikçe, acılar daha bir yoğunlaşıyor, daha bir çörekleniyor yüreğimize. Geçiverse zaman, tahlil sonucunu alsam. Şöyle elle tutulur bir hastalığım varsa, yeryüzünün en mutlu insanı olacağım. Hastalığım önemsizse, ne yaparım bilemiyorum. Nasıl bakarım yüzüne? Nasıl veririm harcanan onca paranın hesabını? Önemsizse bu acılar niye? Aylardır devlet hastanesine gidip geliyorum, bir tanı koyamadılar.
Ah aptal kafam, ah, hangi akla uydum da işten çıktım! “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin. Sen de evinin kadını olursun.” Ne denli önemliymiş evinin kadını olmak! Çalışırken kimdi evimin kadını? Yemekler, bulaşıklar, çocukların bakımı, temizlik yine bana düşüyordu. Şimdi değişen ne? Şimdi çalışıyor olsaydım, onun eline bakmazdım, parama sözüm geçerdi. “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin,”miş. Aptal ben! Hangi çağda yaşıyorum? Amacım yalnızca beslenmek miydi? Ah, ah...Bir de akıllı geçinirim. Ya bu yaptığıma ne demeli? Neydi beni etkileyen? Sözde mutlulukları, eşleriyle görev gereği sevişmeleri karşılığında elde ettikleriyle doğru orantılı olarak artan bu kadınlar mıydı, yoksa bir işin ucundan tutmadığı yetmezmiş gibi, tüm çabalarıma karşın eleştirecek bir şeyler bulan, bir “Eline sağlık”ı çok gören eşimin tavırları mıydı? Bilemiyorum. Belki ona inat olsun diye yaptım bunu, işi bırakmam kendimce bir direnme denemesiydi, bir şeyleri değiştirme çabasıydı. Yazık ki yeni sorunlar getirmekten başka işe yaramadı. Ben, aynı ben olduktan sonra işi bırakmak, çevre değiştirmek neye yarar. Hep o an için kolay görünen, sonrasında işimi daha da zorlaştıran yolu seçiyorum; kaçmak.



“Aman ne iyi, yemeğini pişir, bulaşığını yıka beyefendinin, bir doktor parasını çok görsün.” “Aklını başına al kızım, erkek bu, bu gün ölsen, yarın birini getirir. Sana acır mı sanıyorsun?” “Sen kendini düşünmezsen, kendine bakmazsan, kimse bakmaz. Kendini düşünmüyorsan, çocuklarını düşün, git bir özel doktora.” “Anne sağken babanın bir gözü görürmüş, ölünce, ikisi de görmezmiş. Elin kadınını getirince, çocukların halini düşün. El elin çocuğuna ne kadar bakar? Kendine acımıyorsan...” Söz yığını, söz harmanı. Her biri uçuşan dikenler gibi beynine bir konup bir kalkıyorlar. Her konuş bin bir acı saplıyor yüreğine.
Öğrencilerden boşalan dünyasını komşuların dolduracağını, gezmelerle, ev işleriyle avunacağını sanırken daha büyük bir boşluğa düşmüştü. Onu tek avutan şey kitaplarıydı. Evlenirken zengin bir akrabanın öğretmene uygun bir armağan olarak düşünüp aldığı kitaplığı boş kalmasın diye aldığı kitapları, şimdi elinden tutuyordu. Okumak giderek bir tutkuya dönüşmüştü. Pazar harcamalarından artırdığı üç-beş kuruşla hemen kitap alıyor, eşinin evde olmadığı saatlerde okuyordu. Çünkü, ne zaman eşiyle tartışsa, nedeni ‘hep o kitaplar yüzünden!’ oluyordu ve okumasını engellemeye çalışıyor, tartışma daha da büyüyordu. Bir gün, “Keşke bir çamaşır makinesi olsam, hiç olmazsa düşünmezdim! Ben de onun gibi aynı işleri yapıyorum, tek farkımız, o yaptığının ayırdında değil, acı çekmiyor, sıkılmıyor, yorulduğunu bilmiyor!” dediğinde, eşi bir gözünü televizyondan ayırmadan, hiç gülmeyen yüzünü daha bir asmış; “Ne biçim konuşuyorsun? Normal bir insanın sözleri değil bunlar. Hep okuduğun kitaplardan öğreniyorsun bu anormallikleri. Kaç kez söyledim sana, bu kadar çok okuma diye. Sıkılıyormuş. Neyin eksik? Karnın tok, sırtın pek!” demişti.

“Bir şey çıkmadı, hasta değilmişim. Sinirselmiş.” Dünyanın en büyük suçunu işlemişçesine boynunu bükecek, başını öne eğecekti. Kolu ağrısa, bacağı ağrısa, ciğerleri, böbrekleri...Hepsinin hakkı vardı hasta olmaya, ama sinirleri değil. Sinirler ancak suçlu bulunabilirdi aksayınca.
“Söylemiştim sana, para harcamaya bayılıyorsun!” diyecekti. Zaten sabah evden çıkarken şakaya vurup söylememiş miydi?
-Hoşça kal, akşama görüşürüz.
-Sonuç temiz çıkarsa, o zaman görüşürüz
XXX
“Sonuç temiz çıksın, ben sana sorarım!” diye kükrüyor okul müdürü. “Konsolosluğun doktoruna gitmen şart mıydı? Okul doktoru neyine yetmedi? Beni elin gavuruyla muhatap ettin, izin vermek zorunda bıraktın!” Karşısında hasta bir öğrenci değil de, cinayet işlemiş biri var gibi. Öyle yırtınırcasına bağırıyor ki, erkekliğini, amirliğini tam anlamıyla kanıtlıyor!..Bitişik odadaki memurların korkudan eli ayağına dolanıyor, ama o korkmuyor, başı dik kendini savunuyor: “Eğer tahlilde bir şey çıkarsa, ben size sorarım!” diyor. Bunu söylerken kendinden başka kimsesi olmadığını, yabancı bir kentte yapayalnız olduğunu biliyor. Üstelik yatılı okuyor. Nasıl soracak? Şimdilik belli değil.
Çocukluğumda annemin babama, babamın toprak sahiplerine boyun eğişlerini gördükçe için için kızardım. O zamanlar kendime söz vermiştim, kendimi savunacaktım, ezdirmeyecektim. Küçücükken öğrendiğim, öfkelerimle, başarılarımla beslediğim direncime ne oldu? Şimdi haksız mıyım? Bana ne oldu? Evlilik her şeyin bitmesi mi demek? Arkadaşlarımın da benden kalır yanları yok. Hepimiz bir şeyleri tutukladık yüreğimizde: Kimimiz resmi, kimimiz müziği. Şiirler, öyküler, tiyatro çalışmaları, her biri uzak düşler oldu. Benim tutuklularım herkesinkinden çok. En önemlisi kendimi tutukladım kendimde. Ben, ben değilim artık. Bildiklerini kendisine uygulayamayan, “Ben yapamıyorum, siz yapın,” dercesine bol bol öğüt veren bir ben var şimdi. O uzak düşleri unutabilsem, belki bu denli acıtmazdı. Hafta sonlarında derneklere gidiyor, kadın hakları için çalışıyorum. Ya kendi haklarım? Kendi hakkını savunamayan, başkalarınınkini nasıl savunur?
Saatine baktı. Tahlil sonucu alınmış olmalıydı. İçi titreyerek laboratuara girdi. Elinde tahlil sonucunu gösteren kağıt, ağlasın mı, gülsün mü bilemiyor. Eşinin karşısına başı dik çıkabilecek. Öldürücü olmasa da elle tutulur bir hastalığı var artık. Ama, sevinçten oynarım sanırken, o denli sevinemiyor. Düşünceleri hastalığın çok ötesinde. Geçmişe çengel atmış, direncini taşımak istiyor bu güne. Yıllardır gömülü tuttuğu direncini kazıp çıkartmak istiyor.
“Keşke hasta olmasaydım! Keşke bir şey çıkmasaydı!”diye mırıldanıyor.

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP