ÖYKÜ-KÖR YÜREKLER-

2 Mart 2012 Cuma

K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
-İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
-Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
-Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
-Ama, sen söz namustur, demiştin.
-Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşin sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını, bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP