ÖYKÜ-SEVGİLİ BAŞKANIM

2 Mart 2012 Cuma

S E V G İ L İ B A Ş K A N I M


Neredeyse bir aydır, sabahları uyandığında, sağ elinin bileği kesilmiş gibi acıyordu. Doktora gitti. Filmler çekildi, tahliller yapıldı. Hiçbir şey bulunamadı. Psikolojik olabilirdi. Birkaç ağrı kesici ve birkaç yatıştırıcıyla olay çözümlenmişti!...Doktorlar açısından çözümlenmişti belki, ama o hala ağrıların nedeninin psikolojik olmadığını düşünüyordu. Öyle olsa, neden yalnızca sağ bileği ağrıyordu? Neden gündüzleri değil de gece, sabaha karşı oluyordu ağrılar?
İşte yine aynı sızı. Dayanılır gibi değil. Verilen yatıştırıcılar dışında birçok şey denemişti. Örneğin, romatizma olabilir düşüncesiyle havası kuru olan bir kente taşınmış, bir süre orada yaşamıştı. Bir takım merhemler, bitkisel kökenli ilaçlar, hatta “Denize düşen yılana sarılır!” deyip kocakarı ilaçları denemişti. Gözlerini bir açabilse, bir ağrı kesici daha alacaktı.
Bir saat kadar, uyur-uyanık yatağın içinde döndü durdu. Sonunda ağrılar uykudan baskın çıktı. Başucundaki lambayı yakmak için uzandı. İşte o an komşuları bile uyandıracak denli korkunç bir çığlık attı. Gözleri kocaman açılmış, yüreği ağzında... Bu bir düş olabilir miydi? Sol eliyle yanağına okkalı bir tokat attı. Kalktı, yine sol eliyle banyonun ışığını yakıp aynaya baktı. Yanağı kıpkırmızı olmuştu ve hayli acıyordu. Ne yazık ki gördükleri düş değildi.
Her şey yerli yerindeydi, ama sağ eli...Bileği kıpkırmızıydı. Ancak ne kan izi, ne de çürük, morartı vardı...Sanki sağ eli takmaydı da yerinden çıkartılmıştı.
Bir süre korkulu, şaşkın bileğini inceledikten sonra, nasılı, niçini unutup elini aramaya koyuldu. Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemeden kurulmuş bir robot gibi evin içinde dört dönüyor, girdiği odalara bir daha giriyor, baktığı yerlere bir daha bakıyordu. Birden salonun kapısının kapalı olduğunu fark etti. İşte bir gariplik daha. Ev kaloriferli olduğu için, salonun ve oturma odasının kapılarını sürekli, açık tutardı. Özellikle salonun kapısını kapattığını hiç anımsamıyordu. Neredeyse orada bir kapı olduğunu unutmuştu. Kapının önüne geldiğinde, uğultu halinde bir takım sesler duydu. İnsan sesine benziyordu, ama oldukça ince ve zor anlaşılırdı. Durup dinlemeye başladı.

- Arkadaşlar, toplantıyı açıyorum. Lütfen kendi aranızda konuşmayı bırakın. Düşüncelerinizi açıkça bildirin. Zaman kaybetmeyelim. Belki bu son toplantımız olacak. Umarım, bir karara varırız. Sahiplerimiz kuşkulanmaya başladılar. Sık sık onlardan ayrılmakla, onlara acı veriyoruz. Bu yüzden bir an önce karar alıp bu toplantılara son vermeliyiz. En azından zorunlu olmadıkça toplanmamalıyız. Kalabalık olduğumuz için, biliyorsunuz, ilk toplantılar kendimizi tanıtmakla geçti. Bu kez sahiplerimizin yaptıklarından söz edip alacağımız önlemleri konuşalım. Ne dersiniz?
“Olabilir”, “Uygun”, “Tabii” gibi sözler bir anda birbirine karışıverdi. Sanki minicik, büyümüş de küçülmüş çocuklar konuşuyordu.
-Daha önceki toplantıda da belirttiğim gibi, bizi onlar yönetiyor, onlar kullanıyor, ama başarısız olduklarında biz suçlanıyoruz. Başarılı olduklarında ise bizden hiç söz etmiyorlar. Haksızlık değil mi bu? Biz olmasak, ne iş yapabilirler, ne de eğlenebilirler. Benimki çok tembel biri; yazın sıcağı, kışın soğuğu bahane eder, bir türlü oturup yazmaz. Bazen çok yorgundur, bazen de çok neşeli. Eğlence varken yazılır mı? Yazmaya karar verdiğindeyse, ya birileri gelir, ya da uykusu... Oysa hayli güzel şeyler üretebiliriz onunla. Kafasında tasarlar, eline geçirdiği kutuların, zarfların üzerine yazar, sonra da büyük çoğunluğunu kaybeder. Ciddi anlamda çalıştığını görmedim. Her gece yeni bir umutla bekler dururum; belki bu gece, belki yarın işe yararım diye.Çünkü geceleri daha verimli olduğunu söylüyor. Ben, böyle yetenekli bir insanda işe yaramamaktan şikayetçiyim.

XXX

Eğilip anahtar deliğinden içeri baktı. Koltukların, kanepelerin üzerlerinde, hatta televizyon sehpasının raflarında bile üçer-beşer sıralanmış eller vardı. Kimi tombul, bakımlı, kimi zayıf, nasırlı...Yerdeki halının üzerinde, tam ortada bir el sürekli sağa sola dönerek konuşuyor, toplantıyı yönetiyordu. Nefes almaya korkarak izlemeyi sürdürdü.
-İşçi Bir, konuşmak ister misin?
-“Evet, Yazar Başkanım.” İsimleri biraz tuhaftı. Anlaşılan sahiplerinin mesleğine göre adlandırılmışlardı. “Ben sahibimden yakınmayacağım, yalnızca sahiplerimizin bizim hakkımızı yediklerini, değerimizi bilmediklerini belirtmek istiyorum. Benim sahibim çok çalışkan biri. Bazen gece, bazen gündüz çalışıyor. Vardiyalı işçi diyorlar onun gibilerine. Geçen yıl ücretlerinin artırılması için greve gitmişlerdi. Benimki orada da boş durmadı. Grev alanında yemek pişirip işçilere dağıttı. Yani benim sayemde yaptı her şeyi. Söylemek istediğim; eğer üreten, çalışkan biri olmasaydı, ben suçlanırdım. Hep eller beceriksizlikle suçlanmazlar mı?
İşçi Bir’den sonra Polis Bir söz aldı. O da ötekiler gibi “Beni o kullanıyor,” diyordu. “O istemese vurur muyum? İşçi, memur eylemlerinde copunu öyle bir savuruyor ki, suçlu-suçsuz, bayan-erkek kim çıkarsa karşısına vuruyor. Görenler, ‘Elleri kırılasıca!’ diyorlar. Gördüğünüz gibi fatura yine bize çıkartılıyor.
O sırada Gaddar söze girdi. “Evet, doğru. Madımak oteli’ni yaktıklarında, benim sahibime ve onunla birlikte olanlara da aynı şeyi söylemişlerdi. ‘Elleri kırılasıcalar!’ O ateşi yakan bizdik, ama asıl suçlu bize bu işi yaptıranlardı. Bunu insanlara anlatmak gerek, ya da bir şeyler yapmalıyız.
Bir anda tüm eller harekete geçmişti. Yerlerinde duramıyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Başkanın sesi gürültüden duyulmaz olmuştu. İncecik seslerin arasında yitip gitmişti. Parmaklarının arasındaki kalemi, cam sehpaya vurarak bir kez daha konuştu; “Arkadaşlar, lütfen söz almadan konuşmayalım. Öğretmen İki’ye söz veriyorum.”
-Benim sahibim korkunç biri. Çocukları kukla gibi yönetmek istiyor. Sopayı eğitim aracı olarak kullanıyor. Sözde dayak yasak. O küçücük çocuklara vururken, ben sızım sızım sızlıyorum. Öğretmenler odasına gidince de, insanlıktan, insan haklarından dem vuruyor. Büyük sınıflardaki öğrenciler konuşurlarken duydum; ‘Bir gün şu adamın elini kıracağız!’ diyorlardı. Ellerin suçu ne bilmiyorum. Bu öğretmenler hep böyle, dayak atmaya bayılıyorlar!”
-Yoo, genelleme yapmayalım arkadaşlar. O zaman yanlış yapan sahiplerimizden ne farkımız kalır?” Konuşan, Öğretmen Bir’di. “Benimki yirmi yıllık öğretmen. Bu güne dek hiç kimseyi dövmek için beni kullanmadı. Beni yalnızca iyi şeyler için kullanır. Yazarım, silerim, öğrencilerin saçlarını okşarım, ama dayak yok. Öğrencileri onu çok severler, çünkü onlara kötü söz bile söylemez.”

Polis İki heyecandan yerinde duramıyordu. Sıranın kendisine gelmesini beklemeden atıldı. “Polislerin arasında da insancıl olanlar, ellerini iyi şeyler için kullananlar var. Örneğin benimki, bu güne değin copunu insanlara karşı kullanmadı. Mitinglerde ortalığı yatıştırmaya çalışır, birlikte yaralıları taşırız. Yani kısacası arkadaşlar, hiçbir meslekte genelleme yapmamalıyız, ön yargılı olmamalıyız. Aksi durumda sonuca ulaşamayız, olumlu bir karar alamayız.”

“İşçi eller de ne yazık ki her zaman üretemiyor, üretmiyor. Polis iki arkadaşımıza katılıyorum. İşçiler, genellikle çalışkan bilinir, oysa benimki tembel biri. Fabrikada sık sık tezgahın başından ayrılır. Bahaneler uydurup bir yerlere gider. Ya karnı ağrıyordur, ya midesi bulanıyordur. Grevlerden de kaçar. Hatta bozgunculuk eder. “ İşimiz hafif, bu kadar çalışmaya, bu para yeter, çok şükür geçinip gidiyoruz,” diyor. Geçenlerde süper marketten peynir çalarken yakalandı, ama inkar etti. Elinde başka bir poşet vardı, ona koymuştu, kasada parayı öderken onun parasını vermedi, mağaza görevlisi görmüş, poşete bakmak istediler, o zaman paniğe kapıldı. Dalgınlıkla o poşete koyduğunu, sonra da unuttuğunu söyleyip işin içinden sıyrıldı, ama her zaman böyle şanslı olmayabilir. Doğrusu, böyle güçlü-kuvvetli, ama tembel ve düzenbaz birinin eli olmaktan utanç duyuyorum.”

Anahtar deliğinden bakabilmek için eğilmekten beli ağrımıştı. Tam birazcık doğruluyordu ki, başkan anahtar deliğinin olduğu yöne döndü. Birden serçe parmağındaki yüzüğü görüp donakaldı: Bu onun eliydi! Kendi evinde toplantı düzenleyen, elleri örgütleyen demek onun eliydi. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Her şey aklının almayacağı kadar karmaşıktı. Büyülenmişçesine orada durup izlemekten, dinlemekten başka ne yapabilirdi? Eli konuşuyordu. Bundan tuhaf bir biçimde gurur duyduğunu fark edip şaşırdı. İnsan ne denli karmaşık bir varlıktı! Düşlerinde bile göremeyeceğin şeyler yaşıyorsun, önce şaşırıp bocalıyorsun, kısa süre sonra duruma uyum sağlıyor, alışıyorsun. Hatta gördüklerinin bir parçası oluyorsun birden; yıllardır bunları görüyor, yaşıyor gibi... İnsanoğlu en çabuk alışan, uyum sağlayan varlık olsa gerek.

“Arkadaşlar, bir sonuca varsak iyi olur. Şafak sökmek üzere. Hepimizin üzerinde uzlaştığı konu; bizler kullanılıyor, bazen istemediğimiz şeyleri yapmak zorunda bırakılıyoruz. İyi, ya da kötü bizi kullananlar sahiplerimiz. Daha doğrusu bizi taşıyanlar! İyi kullanıldığımızda, onlar başarılı sayılıyor, kötü kullanıldığımızda ise, bizler suçlanıyoruz. Yani günah keçileriyiz. Onların düşünce tarzı değişmedikçe, biz kötü kullanılmaya devam edeceğiz sanırım. Farklı düşünen var mı?”
“Onları biz değiştiremeyiz, ancak yapabileceğimiz başka şeyler olmalı.”
“Kötü kullanımı reddedelim.”
“Peki nasıl olacak bu?”
Bu öneriyi getiren Şair Bir’di. “Biliyorsunuz, artık eskisi gibi değil. Biz eller beynimizin var olduğunu biliyoruz. Bu güne dek bunun farkına bile varmamıştık. Düşünme yeteneğimizi, beynimizin kapasitesini bilmiyorduk. Oysa şimdi, beynimizin yardımıyla kaslarımızı yönetebileceğimizi biliyoruz. Geçen yıl bir-iki örnek yaşanmıştı. Bundan böyle sahiplerimiz, ya da her ne diyorsanız, taşıyıcılarımız bizi kötü amaçla kullanmak istediğinde kasılalım, çalışmayalım. Sahiplerimizin bizi yönetmesine karşı çıkıp beynimizin yardımıyla kendimizi yönetelim.”
Bu kez Doktor Bir söz aldı. “Evet arkadaşlar. Ben Şair Bir’e katılıyorum. Biliyorsunuz geçen toplantıda size anatomik yapımızı açıklamıştım. Bağımlılığa son verirsek, beynimizi kullanmayı bilirsek, yönetilen olmaktan çıkarız, yanlış işler yapmayız. Eğer taşıyıcılarımız bizi doğru şeyler için kullanıyorlarsa, onlara destek vermeyi de unutmamalıyız.

Sabah olmak üzereydi. Uzaktan araba sesleri duyulmaya başlamıştı. Dünya uyanıyordu. Eğilmekten beli tutulmuştu. Sol eliyle belini ovuşturarak doğruldu, yatak odasına doğru yürüdü. Dudaklarında şaşkın ve hafiften gururlu bir gülümseme... Kendi kendine söylendi; “Sevgili başkanım dönmeden yatmalıyım!”

Read more...

ÖYKÜ-KÖR YÜREKLER-

K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
-İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
-Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
-Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
-Ama, sen söz namustur, demiştin.
-Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşin sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını, bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

Read more...

ÖYKÜ-KEŞKE HASTA OLSAM(MI?)

1 Mart 2012 Perşembe

K E Ş K E H A S T A O L S A M (M I?)


Tutsak bir serçe yüreği, kafesini kırıp kaçmak istercesine çırpınıyor. On sekiz basamağı çıkana dek, on sekiz hastalık yakıştırdı –yakıştıramadı demek daha yerinde olacak belki de- kendisine: Bir verem oldu(olamadı), bir kanser, bir şeker...
Kanser olsam? Aman, Allah korusun! Anemi çok hafif kalır! Biri olmalı, ama hangisi? En iyisi verem olmak! Hastalık bahanesiyle biraz yatar dinlenirim. Hem artık veremden ölen de yok.
Başında pervane oluyor herkes. Eşi de ilgileniyor. Acıdığından belki, belki de çabuk ayağa kalksın diye. Olsun, ilgileniyor ya...Çiçekler, pastalar, kolonyalar dağ gibi yığılıyor. Dağ gibi yığılıyor bulaşıklar. Uyuması, dinlenmesi gerek. Başı dönüyor, gözlerinin önünde, toz kanatlı kelebekler uçuşuyorlar. Kara pamuk kümeleri, tozlar uçuşuyor. Divanların altları, kapıların arkası, sehpaların üzeri tozla kaplanmış. Eşi, toplayıp divanın üzerine attığı çamaşırları şöyle bir iteleyip oturmuş bulmaca çözüyor. Oğlan, oyun sanıyor annesinin yatışını. Ata biner gibi binmiş sırtına, bir yandan zıplıyor, bir yandan saçlarını dizgin yapmış çekiştiriyor. Saçları dibinden sökülecek sanki. Can acısıyla tüm gücünü toplayıp bağırıyor.
Yok yok, en iyisi sağlam kalmak. Hasta olursam, olacak olan bu. Sancılanmış gibi yapmayı akıl etmeseydim, deli damgası yemem işten değildi. Delilikle akıllılık arasındaki, başkalarının değer yargılarıyla çizilen, incecik sınırın delilik yakasına, yine başkalarının değer yargılarıyla geçmek ne denli kolaymış. Birden sözün bin türlüsü bakışlarda toplandı: Suçlayan, aşağılayan, acıyan, korkak, meraklı, geveze bakışlar aldı sözün saltanatını. Ne kolaymış damgalanmak. Hep böyle olmaz mı? Bir anda akıllısın, bir anda deli; bir anda namuslusun, bir anda namussuz...Dizginleri sıkı tutmak gerekiyor.

Zaman vurdumduymaz oluyor, acılar yaşanırken. Ayakları prangada tutuklu gibi sürüklendikçe, acılar daha bir yoğunlaşıyor, daha bir çörekleniyor yüreğimize. Geçiverse zaman, tahlil sonucunu alsam. Şöyle elle tutulur bir hastalığım varsa, yeryüzünün en mutlu insanı olacağım. Hastalığım önemsizse, ne yaparım bilemiyorum. Nasıl bakarım yüzüne? Nasıl veririm harcanan onca paranın hesabını? Önemsizse bu acılar niye? Aylardır devlet hastanesine gidip geliyorum, bir tanı koyamadılar.
Ah aptal kafam, ah, hangi akla uydum da işten çıktım! “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin. Sen de evinin kadını olursun.” Ne denli önemliymiş evinin kadını olmak! Çalışırken kimdi evimin kadını? Yemekler, bulaşıklar, çocukların bakımı, temizlik yine bana düşüyordu. Şimdi değişen ne? Şimdi çalışıyor olsaydım, onun eline bakmazdım, parama sözüm geçerdi. “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin,”miş. Aptal ben! Hangi çağda yaşıyorum? Amacım yalnızca beslenmek miydi? Ah, ah...Bir de akıllı geçinirim. Ya bu yaptığıma ne demeli? Neydi beni etkileyen? Sözde mutlulukları, eşleriyle görev gereği sevişmeleri karşılığında elde ettikleriyle doğru orantılı olarak artan bu kadınlar mıydı, yoksa bir işin ucundan tutmadığı yetmezmiş gibi, tüm çabalarıma karşın eleştirecek bir şeyler bulan, bir “Eline sağlık”ı çok gören eşimin tavırları mıydı? Bilemiyorum. Belki ona inat olsun diye yaptım bunu, işi bırakmam kendimce bir direnme denemesiydi, bir şeyleri değiştirme çabasıydı. Yazık ki yeni sorunlar getirmekten başka işe yaramadı. Ben, aynı ben olduktan sonra işi bırakmak, çevre değiştirmek neye yarar. Hep o an için kolay görünen, sonrasında işimi daha da zorlaştıran yolu seçiyorum; kaçmak.



“Aman ne iyi, yemeğini pişir, bulaşığını yıka beyefendinin, bir doktor parasını çok görsün.” “Aklını başına al kızım, erkek bu, bu gün ölsen, yarın birini getirir. Sana acır mı sanıyorsun?” “Sen kendini düşünmezsen, kendine bakmazsan, kimse bakmaz. Kendini düşünmüyorsan, çocuklarını düşün, git bir özel doktora.” “Anne sağken babanın bir gözü görürmüş, ölünce, ikisi de görmezmiş. Elin kadınını getirince, çocukların halini düşün. El elin çocuğuna ne kadar bakar? Kendine acımıyorsan...” Söz yığını, söz harmanı. Her biri uçuşan dikenler gibi beynine bir konup bir kalkıyorlar. Her konuş bin bir acı saplıyor yüreğine.
Öğrencilerden boşalan dünyasını komşuların dolduracağını, gezmelerle, ev işleriyle avunacağını sanırken daha büyük bir boşluğa düşmüştü. Onu tek avutan şey kitaplarıydı. Evlenirken zengin bir akrabanın öğretmene uygun bir armağan olarak düşünüp aldığı kitaplığı boş kalmasın diye aldığı kitapları, şimdi elinden tutuyordu. Okumak giderek bir tutkuya dönüşmüştü. Pazar harcamalarından artırdığı üç-beş kuruşla hemen kitap alıyor, eşinin evde olmadığı saatlerde okuyordu. Çünkü, ne zaman eşiyle tartışsa, nedeni ‘hep o kitaplar yüzünden!’ oluyordu ve okumasını engellemeye çalışıyor, tartışma daha da büyüyordu. Bir gün, “Keşke bir çamaşır makinesi olsam, hiç olmazsa düşünmezdim! Ben de onun gibi aynı işleri yapıyorum, tek farkımız, o yaptığının ayırdında değil, acı çekmiyor, sıkılmıyor, yorulduğunu bilmiyor!” dediğinde, eşi bir gözünü televizyondan ayırmadan, hiç gülmeyen yüzünü daha bir asmış; “Ne biçim konuşuyorsun? Normal bir insanın sözleri değil bunlar. Hep okuduğun kitaplardan öğreniyorsun bu anormallikleri. Kaç kez söyledim sana, bu kadar çok okuma diye. Sıkılıyormuş. Neyin eksik? Karnın tok, sırtın pek!” demişti.

“Bir şey çıkmadı, hasta değilmişim. Sinirselmiş.” Dünyanın en büyük suçunu işlemişçesine boynunu bükecek, başını öne eğecekti. Kolu ağrısa, bacağı ağrısa, ciğerleri, böbrekleri...Hepsinin hakkı vardı hasta olmaya, ama sinirleri değil. Sinirler ancak suçlu bulunabilirdi aksayınca.
“Söylemiştim sana, para harcamaya bayılıyorsun!” diyecekti. Zaten sabah evden çıkarken şakaya vurup söylememiş miydi?
-Hoşça kal, akşama görüşürüz.
-Sonuç temiz çıkarsa, o zaman görüşürüz
XXX
“Sonuç temiz çıksın, ben sana sorarım!” diye kükrüyor okul müdürü. “Konsolosluğun doktoruna gitmen şart mıydı? Okul doktoru neyine yetmedi? Beni elin gavuruyla muhatap ettin, izin vermek zorunda bıraktın!” Karşısında hasta bir öğrenci değil de, cinayet işlemiş biri var gibi. Öyle yırtınırcasına bağırıyor ki, erkekliğini, amirliğini tam anlamıyla kanıtlıyor!..Bitişik odadaki memurların korkudan eli ayağına dolanıyor, ama o korkmuyor, başı dik kendini savunuyor: “Eğer tahlilde bir şey çıkarsa, ben size sorarım!” diyor. Bunu söylerken kendinden başka kimsesi olmadığını, yabancı bir kentte yapayalnız olduğunu biliyor. Üstelik yatılı okuyor. Nasıl soracak? Şimdilik belli değil.
Çocukluğumda annemin babama, babamın toprak sahiplerine boyun eğişlerini gördükçe için için kızardım. O zamanlar kendime söz vermiştim, kendimi savunacaktım, ezdirmeyecektim. Küçücükken öğrendiğim, öfkelerimle, başarılarımla beslediğim direncime ne oldu? Şimdi haksız mıyım? Bana ne oldu? Evlilik her şeyin bitmesi mi demek? Arkadaşlarımın da benden kalır yanları yok. Hepimiz bir şeyleri tutukladık yüreğimizde: Kimimiz resmi, kimimiz müziği. Şiirler, öyküler, tiyatro çalışmaları, her biri uzak düşler oldu. Benim tutuklularım herkesinkinden çok. En önemlisi kendimi tutukladım kendimde. Ben, ben değilim artık. Bildiklerini kendisine uygulayamayan, “Ben yapamıyorum, siz yapın,” dercesine bol bol öğüt veren bir ben var şimdi. O uzak düşleri unutabilsem, belki bu denli acıtmazdı. Hafta sonlarında derneklere gidiyor, kadın hakları için çalışıyorum. Ya kendi haklarım? Kendi hakkını savunamayan, başkalarınınkini nasıl savunur?
Saatine baktı. Tahlil sonucu alınmış olmalıydı. İçi titreyerek laboratuara girdi. Elinde tahlil sonucunu gösteren kağıt, ağlasın mı, gülsün mü bilemiyor. Eşinin karşısına başı dik çıkabilecek. Öldürücü olmasa da elle tutulur bir hastalığı var artık. Ama, sevinçten oynarım sanırken, o denli sevinemiyor. Düşünceleri hastalığın çok ötesinde. Geçmişe çengel atmış, direncini taşımak istiyor bu güne. Yıllardır gömülü tuttuğu direncini kazıp çıkartmak istiyor.
“Keşke hasta olmasaydım! Keşke bir şey çıkmasaydı!”diye mırıldanıyor.

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP