ÖYKÜ, TAŞINMA

29 Eylül 2011 Perşembe

T A Ş I N MA

Salonun bir köşesine yığdığın kitap kolilerine ve boş raflara bakıyor, bir o odaya, bir bu odaya girip çıkıyorsun. Toparlanmayı uzatıp taşınmayı ertelemeyi düşündüğünden değil, elin- kolun kalkmıyor. Kararsızlığın dikenli çukurunda debelendikçe, daha çok kanıyorsun. Onca anıyı biriktirdiğin bu evden ayrılmak hiç de kolay değil. Ancak burada bir gün daha kalmak, işkenceyi bir gün daha uzatmaktan başka işe yaramıyor. “Sök, kopart, kes... Ne yaparsan yap, ama bitir şu işkenceyi! Bir an önce iyileşmeye başlarsın!”
Zaten gitmeye karar verdiğin günden beri bu ev, bu sokak, sokakta her gün rastladığın insanlar gözüne bir başka görünür olmadı mı? Artık bu sokak, okul servisini uzaktan görüp koştuğun sokak değil. On yıldır yaşadığın bu ev anılarını yaşadığın eve benzemiyor. Her şey, yitirmenin kıyısında yaşanan o garip yakın-uzak giysilerine büründü. Bir yandan sıkıca tutup bırakmak istemediğin, bir yandansa bırakmak zorunda olduğun için tutunamadığın, uzaktan baktığın, dokunmadan sevdiğin oluverdiler. Küçük bir çocuk gibi anısız olsaydın keşke, özleyeceğin şeyler olmasaydı, o zaman gittiğin her yerde mutlu olurdun. İstediğin bu mu?
XXX

Geceleri, ayrılığın içime oyduğu yaralara yorgunluğun merhemini sürüp beynime, yüreğime üşüşen sızımsı duygu ve düşüncelere geçit vermiyorum. Her gece koşar adım uykuya dalıyorum. Ya akşamları, uyumadan önce? Ona da önlem aldım. Bir tek yatakların kaldığı boş odaları, tüm eşyaların paketlenip yığıldığı salonu görmemek için, uyku saatine dek balkonda oturuyorum.
Kaçınılmazı yaşamak! Kaçınılmaz olan bu muydu? Belki değiştirebilirdim. “Kabullenmek, katlanmayı kolaylaştırır,” derdim bir zamanlar. Oysa şimdi içimdeki isyanı, kendimin kendime isyanını bastıramıyorum. Kendi ellerimle bir yol çizip yaşamımın akışını başka yöne çevirdim. “Hangi yön daha iyi?” adlı kurt kafamı kemirip duruyor. Kim bilebilir, zaman gösterecek... Kalsam da, gitsem de değişmeyecek olan tek şey var: İyi ve kötü yönler hep olacak. İyi ve kötüleri terazinin kefesine koyup tarttıktan sonra, ağır basan yönde karar vermiştin, öyleyse nedir bu huzursuzluğun? Yıllardır alıştığım her şeyi bir yana atıp yeniye koşmak, benim gibi biri için hiç de kolay değil. Yeni semt, yeni ev, yeni insanlar...

XXX

Olabildiğince çabuk yerleşmek, eşyalarımı görmek istiyorum. Onlar yeni değil. “Yeni eve yeni eşya!” diyenlere şiddetle karşı çıkıyorum. Bu eşyalar gereksinimimi karşılıyor. Daha önemlisi, eskiler eski yaşamımın bir parçası. Onları yok etmek, kendimin bir parçasını yok etmek gibi. O koltuklarda, kanepelerde kimler oturdu, neler yaşandı, bir ben bilirim. Yaşayacaklarımın yaşadıklarımı öldürmesine izin vermeyeceğim.

XXX

Uğuldayarak esen rüzgârın sürüklediği dalların çatırtısından korkup acı acı uluyan köpek, altına sığınmaya çalıştığı pencerenin iç tarafındaki odada yatan biri olduğunu ve onun kendisinden korktuğunu bilmiyor. Kadınsa, köpeğin korkudan uluduğunu, tıpkı onun gibi(herkes gibi) sığınacak birini aradığını bilmiyor. Aralarındaki tek fark; biri pencerenin iç tarafında ve başının üstünde bir çatı, öteki dışarıda, başının üstünde gökyüzü.

Köpeğin ulumalarını olur-olmaz şeylere yoruyorsun. Hep o çocukluğundan bu güne taşıdığın, gözün gibi bakıp koruduğun saçma inançlar yüzünden. Yanlışlığını bile bile etkilenmekten kurtulamıyorsun. Yüreğin ağzında. Aç perdeyi, uzak tepelerdeki ışıklara bak. Korkunu yenecek bir şeyler bulursun belki. Bak, şu ışıklardan biri onun yaşadığı ev. Acaba hangisi? Ne fark eder? Sana en yakın olanı onun olsun. Gördün mü, korkun geçti bile. İçini sıcacık duygular doldurdu. “Başucu lambası kırılmasaydı, ne iyi olurdu. Şimdi oturup bir şeyler yazardım.” Kalk, ışığı yak, tembellik etme! “Bir de kâğıt gerek, daha hiçbir şeyi yerleştirmedim ki.” Hah, işte onu da buldun. Şu takvim yaprağının arkasına yazarsın.
XXX

Şimdi bu tepelerin tek hâkimi o. Rüzgâr. Uğuldayıp homurdanıp koşuyor, her şeye meydan okuyor. Evlerin çevresinde ne bulursa, -gerekli, gereksiz- aceleci bir çoban gibi önüne katıp götürüyor. Köpeklerin biri susup öteki başlıyor havlamaya. İçimde tanımı güç duygular. Yabancı bir evde, yabancı duvarlara bakmaktansa, karşı tepelerin ışıklarına bakmayı yeğliyorum. Gecenin en koyusunda, ışığın koştu yardımıma. Yüreğimin gümbürtüsünü aldı götürdü. Işığın içimde bir ışık yaktı. Artık her gece yatmadan önce, açıp perdeyi sevgimi yollayacağım ışığından sana.
İlk günlerde, kaç gün kaç saattir burada olduğumu hesaplıyordum. Artık bıraktım. Kaç gün geçti bilmiyorum. Bir yandan ışığın, bir yandan Kudret’in yardımları sayesinde, yavaş da olsa alışmaya başladım bu tepelere. Kudret iki gün yemek taşıdı bana. Yerleşmeme yardım etti. Arada bir hiç beklemediğim anda çıkıp geliyor, o ünlü kahkahasıyla çağlayıveriyor bizden yana. Geçmişimin bir parçasını bu yaban ellerde görmek içime su serpiyor. Gecelerim güne dönüyor diye seviniyordum ki, çocuklar sorun çıkartmaya başladılar. “Anne, burası çok sapa, borcumuz bitince satalım, başka bir yerden ev alalım. Nasıl olsa seni bağlayan bir şey yok, emeklisin. Deniz kıyısında bir yerden alırız..”
“Hayır!” Hiçbir şeye böyle kesin hayır dememiştim. Hayır, yüzlerce kez hayır çocuklar. Artık yoruldum, başka şehirlere alışamam. Başka sokaklar, başka insanlar, yeni alışkanlıklar istemiyorum. Ben, kirli sokağımda, beceriksiz bakkalımla kalmak istiyorum. Varsın, burası sapa olsun. Yaban topraklarda yeşeremem artık. Kök salma çağım çoktan geçti. İstesem de o topraklara tutunamam. Bu kaçıncı sökülüşüm toprağımdan, bu kaçıncı yeni toprak, biliyor musunuz? “Amma da duygusalsın!” öyle mi? Herkes zaman zaman duygusal davranır. Hassas biri oluşum neden eleştiri konusu oluyor. Ben, başkalarının aşırı mantıklı katı tavırlarını eleştiriyor muyum? Ben de buyum işte. Sizi anlamaya çalışıyorum, siz de beni anlamaya çalışın.
Sahip olduğu bir avuç toprağı satıp bizim isteklerimizi yerine getirmediği, başka şehirlere yerleşmediği için babam, tüm çocuklarının gözünde mal düşkünü olmuştu. Pintinin biriydi, bize göre. Çocuklarını düşünmüyordu. Bencildi. O zaman olaylara kendi penceremizden bakıyor, onunkine yaklaşmıyorduk bile. Onu ancak şimdi anlayabiliyorum. Dişiyle tırnağıyla kazandığı, teriyle yoğurduğu o bir parçacık toprağı satmasını istemek, hayatının büyük bir bölümünü satmasını istemekle eşmiş de bilememişiz, anlayamamışız.. Babam duygularını anlatmayı beceremedi, biz de anlamayı. Onu anlamayı denemedik bile. Çünkü kendimize odaklanmıştık. Onunla olan sorunlarımı ancak o öldükten sonra çözebildim, desem size garip gelebilir, ama öyle oldu. Geç de olsa onu anlamaya çalıştım. Ne yaptığından çok, neden öyle yaptığını, hangi koşullarda olduğunu düşündüm. Siz benim gibi geç kalmayın. Şimdi anlamaya çalışın. Bana hak vermenizi, onaylamanızı istemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışın yeter. Burada kalmak istemiyorsanız, gidebilirsiniz. Size darılmam. Çünkü sizi çok seviyorum. Sevmek özgür bırakabilmektir. Başka bir şehre gitmekten hiç söz etmeyin. Bu topraklardan, dostlarımdan koparsam, hayatımın çoğu burada kalır. Sakatlanırım. Yarım olurum. Yarım biriyle yaşamak ister misiniz? Salkım söğütler gibi her acıyla eğilip kalkan bedenim bir daha kalkmayabilir. Bunu sevdiğinizden yaptığınızı söylüyorsunuz. Dedim ya; sevmek, özgür bırakmaktır. Sizi anlıyorum, buralar size göre değil, ama gideceğiniz hiçbir yer de bana göre değil. Hem ayrı yaşamak, ayrılmak değil ki. Bırakın birbirimizi özleyelim. Şanslıyız aslında, özleyenimiz var.

Dinle, köpek susmuş, farkına bile varmıyorsun. Işığı söndürmeye boş ver, perdeyi iyice aç, bir kez daha onun ışığına bak. “Haklısın, onu sevdiğin için özgür bıraktın. Hem herkes kendi yolunda, hem her zaman birlikte. Hem çok uzakta, hem her an yanında olan aşkını koynuna al ve yat artık. Soluğunu sessiz gecenin ritmine uydur ve uyu.







K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
—İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
—Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
—Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
—Ama sen söz namustur, demiştin.
—Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşi sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP