ÖYKÜ-DUVARLAR
6 Nisan 2011 Çarşamba
D U V A R L A R
Bu parkı seviyorum. Sonbahar’ın renklerinde yitip giderken, sorunlarımı daha sakin, daha mantıklı değerlendirebiliyorum burada. İlk günlerin öfke yoğun duyguları yerini acı yoğun duygulara bıraktı.
Oturacak kapalı bir mekân olmadığı için, birkaç orta yaşlı, romantik değerbilir dışında –gençler için varsa, yoksa kafeler,- kimsenin uğramadığı bu parkın her ağacı, her rengi ayrı bir duyguyu coşturuyor. Ağaçlar gökyüzüne değecek, bulutlarla kucak kucağa gibi. Kimi ağaçların yaprakları inatla yeşilini korurken, kimilerininkilere ayrılığın, hüznün rengi vurmuş. Kimileriyse, yeşile ihanetin utancıyla kıpkırmızı kesilmiş, bir ucundan turuncuya çalıyor. Güneş az da olsa ısıtıyor, ama yine de sıcaklık zaman zaman hafif bir rüzgâra teslim oluveriyor.
Teslim olmayacağım acıya. Bir ben değilim ki ayrılan. Sana çok yüz verdim yürek! Elbet bu acı da geçecek, sular durulacak bir gün. Parkın, her nasılsa sağlam kalmış –onun da yaslanılacak tahtalarından biri eksik- kanepelerinden birine oturmuş, elindeki kitabın kapağında kayboluyor. Kitabın kapağı sanki iç dünyasına giden bir kapı. Bu güne değin hep kaçtığı, yaklaşmaya cesaret edemediği bu dünyaya, hem de böyle bulanık bir zamanında dalışına şaşırıyor bir yandan. İkircikleniyor, kendisini daha iyi hissettiği bir zaman mı düşünmeli bunları? Bir kez o dünyanın kapılarını kendisine açmış ve bir kez oraya adımını atmış, dönmek olmaz. Neredeyse iki saattir oturuyor. Gözleri, uçuşan yaprakların hışırdayıp durduğu susuz havuzda, ağaçlarda, ağaçların arasından görünen gökyüzünde geziniyor. Acıya değilse de düşüncelere teslim olmuş.
Kafam karmakarışık. Anımsamıyorum, nerede tanımıştım onu. Bir toplantıda mı, yoksa bir yolculukta mı? Sık sık katıldığım toplantıların birinde belki. Ülke sorunlarını hemen çözümleyip her şeyi düzene koyacaktık. Kendimi(zi) paralarcasına koşuşturuyor,bir şeyler yapmaya çalışıyorduk O zaman ‘ben’ yoktu, ‘biz’ vardı, kişisel sorunlar, aile sorunları yoktu, ülke sorunları vardı, halkımız vardı. Halk adına düşünüp halk adına kararlar alıyorduk. Kendini değiştiremeyen kendine yararı olamayan, toplum kurallarının sorgulamasız tutsağı, birey olamamış bir avuç insan didinip duruyorduk. İyi niyetli çalışmalarımızda göz ardı ettiğimiz çocuklarımız birer-ikişer bizden kopmaya, en sorunlu kişiler olmaya başlayınca, bir şeylerin farkına varıp gerçeklerin hiç de bizim düşündüğümüz gibi olmadığını görmeye başlamıştık.
Onu tanıdığımda, özümdeki devrime ilk adımlarımı atmıştım. Çevremle çatışma içindeydim. Şimdi anımsadım, o günlerde, tam o günlerde tanımıştım onu. Benzer şeylerden yakınıyorduk. Savunduğumuz şeyleri yaşama geçirmemiz gerektiğini söylüyordu. Toplumu değiştirmeye soyunmuş, ama kendisi yanlışlarla dolu, kendisini eleştirmeyen, değişime kapalı kişilerden olmayacaktık. Saçma sapan kurallara karşı çıkan sözleri, duvarlarımı yıkmamda destek olmuştu. Bunlar, yıllardır düşünüp de, yadsınırım korkusuyla hiç kimseyle tartışamadığım gerçeklerdi. Bazen yadsınmayı göze aldıysam da, yaşama geçirecek denli cesur olamamıştım. Bu cesareti o vermişti bana. Yanlışların üstüne birlikte gidecektik.
Düşleri, yanlışların üstüne birlikte gidip duvarları yıkmaktı, ama adamın cesareti başkaları içinmiş ve sözdeymiş. Onun beklediği böylesine yoğun bir aşk değildi. Alışık değildi böyle sevilmeye. Duvarları yıkmaktan söz ederken, kendisi yeni duvarlar örüyordu. Filizlenirken sıcacık baktığı aşk, boy verip serpilince korkmuş, geri çekilmesini haklı gösterecek nedenler, ardına sığınacak şeyler aramaya başlamıştı.
Sen hep ‘ne derlerin ardına sığındın. “Arkadaşlarım ne der?”, “Komşular ne der?”, “Akrabalarım ne der?”, “Dostlarım, yakınlarım...” dedin de, “Ben ne derim?” diyemedin. En yakınına, kendine dönüp sormadın bile. Sen birilerini yargılarından, birileri senin, başkalarının yargılarından çekindi, çekiniyor. Hep başkalarını yargılıyor, başkalarınca yargılanıyoruz, değil mi? Hep başkalarını mutlu etmek için yaşıyoruz. Herkes birilerini mutlu etmek için çabalıyorsa, ülkede mutsuz insan kalmamalı, oysa öyle çok ki mutsuzların sayısı. Üstelik çoğumuz, bizi mutlu etmeye çalışanlar yüzünden mutsuzuz. Sana ulaşmak için kendi duvarlarımı yıkmanın yeterli olacağını sanmıştım. Oysa senin kalelerin daha güçlü dikildi karşıma. Kendi yarattığın hücrede öylece çırpınıp duruyor, kurtulmak için çaba göstermiyorsun. Yakınıyorsun. Yakınmak neyi değiştirir ki? Çevremiz yakınan insanlarla dolu. İki ileri, bir geri de olsa adım at ne olur. Toplumu bahane edip kendin kurallar yarattın, sonra da onların tutsağı oldun. Değiştiremediğin kendinsin, hiç kimse değil. Belki de değiştirmeye kıyamadığın. Çürük olan senin dişin, sen istemezsen, kimse onu çekemez. Çekip atarken kanayacaksın, acı çekeceksin, ama inan bana, yaraların iyileştiğinde şu andakinden daha iyi olacaksın. Çürüklerimi temizlerken, ben acı çekmedim mi sanıyorsun? Biliyorum, ‘ben’imizin parçalanması, yeni bir ‘ben’ yaratmak hiç de kolay değil. Biliyorum, bunu herkes göze alamaz, ama yaşamak, yalnızca kolay olanı yapmak değildir. Yaşamı güzelleştiren güçlükleri yenerek elde ettiklerimiz değil midir?
Kâğıdı nereden almıştı? Kitabın arasından mı, dosyadan mı? Ne zaman yazmaya başlamıştı, ayırdında değildi. Yılların verdiği bir alışkanlıktı bu. Ne zaman içinden çıkılmaz bir sorunu olsa, ne zaman üzülse, derinden yaralansa, kâğıda, kaleme sarılır, bazen saatlerce yazardı. Yazdıkça yaralarının acısı azalıyordu. Şimdi de yazmak iyi gelmiş, beynindeki yumak olmuş düşünceler çözülmüştü. Bakışları yine yarı çıplak ağaçlarda. Arada bir elindeki kitaba göz atıyor, okumayı deniyor. Olmuyor. Adamla içten içe konuşmasını bu kez yazmadan sürdürüyor.
Sana her yazışımda, “Ne olur, sürdür eleştiriyi, bende kıpırdanmalar var, değişiyorum!” diyordun, oysa her buluşmamız düş kırıklığıyla bitiyordu. Yarattığımız güzelliklerden utandın, onları yanlış buldun. Bu nasıl değişimdir, anlayamadım. Haklısın, sende kıpırdanmalar var, ama ilerleme değil. Yerinde sayanlar da ses çıkartır, her ayak sesi ilerleme değil ki. Yanlışlarını kabul etmekle bir adım ilerlerken, aynı yanlışları çevrelerine ördüğün sağlam duvarlarla koruduğun için sayısızca adım gerilediğini anlayamadın. Sen dikensiz gül bahçesi, salt mutluluk aradın. Yüreğimin emeğiydi sevgim, değerini bilemedin. Sürekli sevmeye ayarlı yüreğim seni sevmeyi başardı da, duvarlarını yıkmayı başaramadı. Belki çabuk pes ettim, belki seni seninle bırakmakla hata ettim. Daha çok emek verseydim, yıkabilir miydik o duvarları bilmiyorum, ama sende benden bir şeyler kaldığını biliyorum.
Rüzgâr bulutları sürüklüyor. Biraz önce kararan gökyüzü, yavaş yavaş açılıyor. Kadın hüzünlü, ama yitip gitmemiş hüznün içinde. Elindeki kitabı yanı başındaki klasörün üzerine bırakıyor. Ellerini başının arkasında kenetleyip iyice arkasına yaslanıyor. Bakışları havuzda. Rüzgâr yaprakları döndürüp duruyor, bir türlü havuzun dışına çıkartamıyor. Yukarılara doğru tırmanan yapraklar, dışarı ulaşamadan geri dönüyorlar.
Sana hiç ulaşamamış olamam. Boşuna yaşamadım bu aşkı. Onca sevgi, onca emek boşuna olamaz. Kim bilir, duvarlarından bir taş olsun...O duvarlar yıkılmasa da, sarsılmış olmalı ki, “Beni eleştir..”demiştin. Bir taş, bir başkasını... Her aşk bir taşı... Her aşkta benden bir şeyler... Biliyorum, bir gün o duvarlar...
Akşam olmak üzere. Kadın, bir eliyle, kitaplarını koyduğu klasörü sıkıca göğsüne bastırmış –hayata sarılır gibi, kendine acılara karşı korur gibi-, bir eli cebinde hızlı hızlı yürüyor. Gözlerinin önünden yıkılan bir duvarın tuğlaları geçiyor.
0 yorum:
Yorum Gönder