ÖYKÜ-PEMBE KAĞIT
30 Mart 2011 Çarşamba
P E M B E K A Ğ IT
Avucunu sıkıca kapatmış, yeni aldığı pırlanta küpeler güvende. Ya kendisi? Teni
Henüz sıcak, yaşıyor gibi; parmakları bir türlü açılmıyor.
Yol arkadaşları, yol kardeşleri olmuş, bir “merhaba”yla, ya da “iyi yolculuklar”la başlayan tanışmalar, tüm sırların döküldüğü derin(!) dostluklara dönüşmüş. Belki aynı yazgıyı paylaşmaktan, belki de birbirlerini bir daha görmeyeceklerini bilmenin verdiği rahatlıktan, konuşup duruyorlar. Doktor bekleyen hastalar gibi, uzun bir maaş kuyruğunu paylaşanlar gibi...Doktoru, mühendisi, işçisi..hepsi aynı sınıftan, hepsi birbiriyle samimi şimdi.
On-onbeş dakika önce tanıştığı yol arkadaşına yeni aldığı pırlanta küpeleri gösteriyor. Takımın kolyesini alamamış, şimdilik tek derdi bu. Öndeki kamyondan yuvarlanan tomrukların gümbürtüsü, çığlıklar, fren sesleri içinde küpeler kendi önemsizliklerini anımsıyorlar. Küpeler şaşkın. Birinin onları, her şeyin üstünde tutarak avucunda sıkıp durmasına anlam veremiyorlar. O terli avuçta büzüşüp kalmışlar.
Her kafadan bir ses çıkıyor. Yaşayabilen, konuşmaya biraz gücü olanlar, “En iyisini ben bilirim, en güzel düşünceyi ben üretirim, en akıllı benim, en, en, en..”i oynuyorlar. Kaza yerinde bıraktıkları tutkularıyla yeniden görüşmek üzere sözleşip insani değerlere sıkıca sarılmış herkes şimdi. “Aslında ne kadar önemsiz şeyler için kendimizi üzüyoruz, değil mi?” “Hayat bu işte, bir anda yok oluveriyorsun!” “Mal, mülk hepsi boş. Ufacık şeyler için birbirimizi kırdığımıza değmez. Gözünü yumdun mu her şey bitiyor.” El birliğiyle yaralılar hastaneye taşınıyor. Herkes herkese yardım ediyor. Bir bölümü de başka bir minibüsün gelmesini bekliyor.
Şaşılası bir dürtü, biraz önce sağ çıkabildiğine şükrettiği minibüsün içine çekiyor onu. Bir yanı girip bakmak için can atarken, bir yanı hafif çekingen, öteki yanını ayıplıyor. “Herkes can derdindeyken, bir merakın peşine düşmek doğru olur mu?” Korku dolu gözlerle korku filmi izleyen çocuklar gibi. Dediğim dedik yanı tutmuş elinden, minibüse doğru çekiyor.
Minibüsün içi dışardan daha sıkıntı verici. Ön kısmın tavanı neredeyse tabanla birleşmiş! “Ön sıralardan birinde oturuyor olsaydım!” Tepeden tırnağa ürperiyor. Gözlerinin önünden tabutu geçiyor. Birileri ardından ağlıyor, sevdikleri için. Kendilerini onun yerine koyarak ağlayanlar da var. Aslında çoğunun kendince bir nedeni var ağlamak için. Birileri de ağlarken, kurtulduklarına gururlanıyorlar derinlerde, kendileri bile fark etmeden. Birileri kitaplarını karton kutulara dolduruyor. “durun bakalım, bu ne acele? Ne yapacaksınız onları? “ “Orası seni ilgilendirmez, sen öldün artık!” O da ne? Kitapları, kimselere vermeye kıyamadığı kitapları kiloyla satılığa çıkarılmış. “İşte buna izin veremem.” Deyip ayağa kalkıyor. Ölümlü düşleri birden bitiyor, yaşama dönüyor. Ezilmiş koltuklardan birinin altında pembe bir kâğıt parçası dikkatini çekiyor. Almalı mı? İçindeki çatışmalara kulaklarını tıkıyor. Ellerinde bir hırsız çabukluğu ve ilk kez çalanların telaşı yüreğinde, kâğıdı alıp birkaç kez katladıktan sonra gömlek cebine koyuyor. Pembe kâğıt başoyuncu şimdi. Kaza, yaralılar, hurdaya dönmüş minibüs... Hepsi ikincil, her şey figüran onun oyununda. Şimdi tek istediği, pembe kâğıtta yazılanları okumak. Belki de gazeteye ilginç bir öykü-haber çıkartabilir. Şöyle terfi etmesine yarayacak... Bir an çıkarcılığından utanacak oluyor, ama çabuk geçiyor. “Kim çıkarcı değil ki?” yardımına koşuyor.
Kâğıdı gömleğinin cebinden çıkartıp okumaya başladığında çoktan gece olmuş. Pembe kâğıttaki bitmeyen mektupta ölümün utkusu var. Her şeye üç nokta koyan ölümün en büyüklüğü! Bitirilemeyen işler, yarım kalan mektuplar, söylenemeyen sözler... Ertelemenin yanlışlığını görüyor birden. Güzellikleri yaşamayı, özür dilemeyi, dostları ertelemenin yanlışlığını... Dört elle sarılmalı yaşama. Yine de bir şeyler yarım kalabilir. Bu mektup gibi.
Sevgili,
Sana ulaşmanın tek yolu buydu. Her telefon açışımda, duyabildiğim tek ses “Alo” idi. Sözcüklerimin sana yaklaşmasına izin vermedin. Ardında olduğunu bildiğim kapalı kapılar karşıladı beni. Umarım öfkeni yenip mektubumu okursun. Günlerdir düşünüyorum; neden bu denli öfke dolusun? Benim yanlışım ne? Yanlışım ne olursa olsun, beni dinlemeli, savunma hakkı tanımalıydın.
Anımsıyor musun, bir gün...
Fotoğraf çekiyor, suçluluk duygusunun ağır yükü altında ezilerek. Birilerinin kayıplarının onun kazancı olacak olması, ölenin yerine kendini koyma..İşini kaybetme olasılığı, işinde yükselme olasılığı...Yürek-mantık savaşı, karanlıkta ağır basan duygular...” Ama hayat hep böyle değil mi? Birileri kaybeder, ötekiler kazanır. Ölümde bile kazanç yok mu birileri için..” Mantığı ona ne derse desin, yürek bastırıyor. Rotatiflerden uzaklaşıyor. Artık resim yok, haber yok, işinde ilerlemenin önemi yok. Pembe kâğıt, mektup var, aranıp bulunacak “Sevgili” var. Mektup yarım da olsa yerine ulaşmalı.
Nasıl? Nasılı sen bulacaksın. Attığın her yeni adımın yeni sorumluluklar getireceğini bilmeliydin.
“Sevgili”yi nasıl bulmalı? Kafasını patlatırcasına düşünüyor. Mektup cebinde. Her gömlek değiştirişinde, mektup da yer değiştiriyor. Sanki onun bir parçası gibi. Kollar kollara, boyun yakaya, mektup cebe kavuşuyor da, gerçek sahibine kavuşamıyor. Varlığından haberli, ama düşünmez olmuş onu. Kollarını, bacaklarını düşünmediği gibi. Yapmaya kararlı olduğu şey, yavaş yavaş bir sisin ardında kaybolup gidiyor. Zaman zaman, unutuşuna şaşarak unutuyor yapmaya -kesinlikle- kararlı olduğu şeyi.
“Bunu basar mısınız? Oğlum için yazmıştım. Kazadan hemen sonraki günlerde vermeye elim varmadı, ama daha sonra... Kaçmak, unutmak mümkün değil. Acı da her duygu gibi bastırmadan sonuna kadar yaşanmalı. Sonraları böyle düşündüm ve yazdım. Belki anımsarsınız, Bergama-Ayvalık yolunda bir kaza olmuştu. O kazada ölenlerin arasında oğlum da vardı. Onu anlattım. “Bu onun resmi.” Cüzdanından çıkartıp uzattığı vesikalık fotoğraf, eskimeye yüz tutmuş mektuba bakar gibi. Ne diyeceğini bilemiyor. Her şeyi açıklayıp mektubu anneye vermeli mi? Uygun olur mu? Ne yapmalı şimdi?
“Yayınlayabiliriz, ancak hemen olmaz. Şu kâğıda adresinizi ve telefon numaranızı yazar mısınız? Aramamız, bazı ek bilgiler almamız gerekebilir. Şaşkın, ama sevinçli bir yandan da. Anne aracılığıyla belki “Sevgili”ye ulaşabilir, ancak bu kez de nasıl yapmalı çözüm bulamıyor. Gözlerinde hüzünlü bir direncin gezindiği bu kadına, mektuptan nasıl söz etmeli?
Adres ve telefon numarası yazılı küçük kâğıt, ikiye katlanıp gömlek cebinde, pembe kâğıdın yanında yerini alıyor. Ne var ki, Ayvalığın daracık sokaklarında dolanıp Yunanlılardan kalma taş evin kapısını çalana dek günler geçiyor.
Sözde amaç, anneyle konuşmak, ama sohbet havasında başlayan, çay-kahveyle süslenmiş konuşmalar uzadıkça uzuyor. Güne sığmıyor. İki güne, üç güne, dört güne de... Bir araya gelme nedenleri unutulup gidiyor. Ne gazetede yayınlanacak yazıdan, ne de mektuptan söz açılıyor. Her seferinde bir neden bulunuyor görüşmelerini gerektirecek.
Onlar artık iki dost gibi, anne-oğul gibiler. Kestane rengi gözleri, gözlerine iyice yakın kaşları, kemerli burnuyla, ta çocukluğunda kaybettiği annesini bulmuş. Anneyse, yüzüne bakmadığı zamanlarda oğluyla konuştuğunu düşlüyor, onun sesiyle mutlanıyor.
Kafasındaki, “Mektubu nasıl vermeli?” sorusu, “Mektubu vermeli mi?” ye dönüşüyor. Evet-hayır arasında salınıp dururken, bir gün nasılsa, söz “Sevgili”ye geliyor. Anne, “Sevgili”yi oğlunun bir parçası, onun emaneti, armağanı olarak görüyor. Onunla görüştüğünü ve onu çok sevdiğini söylüyor.
Artık annesini yerini doldurmasa da, sevdiği bir annesi, bir dostu var. Annenin de bir oğlu...
Eli gömleğinin cebine gidiyor, pembe kâğıdı minnetle buruşturup atıyor.
0 yorum:
Yorum Gönder