ÖYKÜ-DENİZ GÖZLÜ
25 Şubat 2011 Cuma
D E N İ Z G Ö Z L Ü
Islak, yapış yapış bir hava. Kocaman, kara, görünmez bir sülük kollarıma, bacaklarıma yapışmış çekiyor. O devasa vantuzlu yaratık, bir gökyüzünden üzerime sarkıyor, bir yere inip beni kuşatıyor. Yanım, yörem hep onunla dolu. Neredeyse içime işlemiş. Kanımı emip yüreğimi sökmeye çalışıyor. Yeryüzü yeni asfaltlanmış bir yol gibi. Erimiş zift her adım atışımda ayaklarıma yapışıyor, çıkartmak için tüm gücümle çabalıyorum.
Oysa yağmurlu havaları severim. Boşalan bulutlarla birlikte sıkıntılarım da sağanak olur dökülür. Ne yazık ki bu gün boşalamıyoruz; hava da, ben de. Yağsam mı, yağmasam mı kararsızlığıyla kararıp duruyor gökyüzü. Göklerle özdeşleşmişim sanki ben de kararıyor, kıvranıyor, bir türlü yağamıyorum. Ne yapmalı bilmem. Bir şeyler olsa. Bir hareket. İyi, kötü fark etmez. Yeter ki çekip alsın beni bu durumdan. Uzak zamanlara götürsün. Zaman zaman yaşarım bunu. Erişilmezliğin denizinde yıkandığından mıdır, nedir, geçmiş gözüme genelde güzel görünür. O günlerden anımsayacağım her şey, şu anki durumdan daha iyi olacak gibi.
—En yakın karakol nerede, söyler misiniz?
Soluk soluğa kalmış, ne oldu acaba? En yakın karakolun nerede olduğunu söylerim elbette, ama içime attığı şu merak kurdunu ne yapmalı? Bir yeri söylemekten daha fazlasını yapabilirim. Belli ki başı belada. Ne olduğunu sorsam... Aslında hep böyle meraklı değilim, ama böyle darda kalanlar beni mıknatıs gibi çekiyor. Önüne geçemediğim bir dürtü, işimi, gücümü bırakıp onlara yardıma itiyor beni. Ne yazık ki soramam. Olmaz ki, telaşına baksana.
—Karşıya geçin, köşeyi dönünce soldaki ilk sokağın sağında.
Aldı yanıtını, çekti gitti. Sen de böyle meraktan öl! Çok değil, bir tek soru daha sorsaydı, yardım istediğini ima etseydi yeterdi. Direk söylemesine gerek yoktu. Okula gitmekten bile vazgeçer, ona yardım ederdin. Çok seversin böyle şeyleri. Görmediğin ilgiyi başkalarına göstererek mi doyuma ulaşıyorsun? Yoksa macera mı arıyorsun? Derdin ne? Neyse ne, hep yapıyorsun bunu. Üstelik büyük bir mutluluk duyuyorsun yardım ettiğin için. Belki de yardım eden güçlü kadın görüntüsünün ardına, kendi sorunlarını çözememenin beceriksizliğini gizliyorsundur. Kendini azarlamanın yararı yok. Bu hep böyle sürüp gidiyor işte. Hani o lise yıllarında...
XXX
Soluk soluğa kalmış. Suçlu mu, suçsuz mu, hiç önemli değil. Aklımın kıyısına bile uğramıyor bunlar. Şu anda önemli olan, yardıma gereksiniminin olması. Ona ancak ben el uzatabilirim. Acıma duygularım, yardım severlik duygularım... Hepsi kıpır kıpır, yerlerinde duramıyorlar. “Hadi, kurtar onu!” diye bağırıyorlar.
Peşinde vahşi bir kalabalık, bağırıp çağırıyor, gittikçe yaklaşıyorlar. “Yardım edin ne olur! Öldürecekler, ne olur yardım edin!” derken deniz mavisi gözleri dilinden çok yalvarıyor. Gözleri çığlık çığlığa...
Bırakır mıyım seni onlara. Başkasın görüyorum. Giyimin, konuşman, bakışların bile başka. Belki de onlara benzemediğin için paramparça edecekler seni. Belki suçlusun. Olsun, ne fark eder! Hem kime göre suçlu? Çoğumuzun yaşayıp da yaşamazdan geldiği, isteyip de yaşayamadığı yasağın dayanılmaz çekimine mi kapıldın? Ve yüzüne, gözüne bulaştırdın, öyle mi? Hep böyle olur. Ah be deniz gözlü, yaşam iki yüzlülüklerle dolu. Çevrene bir bak, her şeyin iki yüzü (bazen daha çok) var. Ayna bile ikiyüzlü. İki yüzlülük; yalnızca bir yüzünü görebildiğimiz, ötekini görmediğimiz, ya da görmezden geldiğimiz... Keşke bakmasını, görmesini bilseydik. Keşke kendimize sunduğumuz güzellikleri başkalarına da hak görseydik. O zaman ardında bu kalabalık olmazdı. O zaman tüm kinlerini sana boşaltmaya, seni öldürmeye kalkışmazlardı. Birileri onlara, onlar sana, sen kim bilir kimlere...
Elimden gelse, seni düşlerimde sevdiklerimi koruduğum gibi, koltuğumun altına sıkıştırıp gökyüzüne çıkarırdım. Şimdi sana yapabileceğim tek yardım, o eli sopalı kalabalığa rağmen, ablamın korkularına rağmen, içeri alıp kedinin elinden canını zor kurtarmış ürkek, sevimli bir fare gibi oturuşunu izlemek...
Ablam, basık damlı kerpiç evinin minicik penceresini açmış, demir parmaklıkların arasından eğilmiş, korku dolu gözlerle bakarak yardım isteyen genci uzaklaştırmaya çalışıyor. “Yok, kardeşim, kesinlikle olmaz. Çabuk git burdan. Ahmet duymasın, öldürür valla bizi!” Herkeste bir ölüm korkusudur gidiyor. Ablamın itirazları süredursun, deniz gözlüyü içeri aldım bile. Şimdi içerde çırpınıyor. Kalabalık gittikçe yaklaşıyor. Bekliyoruz. İçerde korkunç bir sessizlik ve dışarıda korkunç sesler. Bekliyoruz. Yapılacak başka bir şey yok. Kapıya dayansınlar, o zaman yapacağımızı düşünürüz. İnsan sıkışınca kafası daha iyi çalışıyor.
Ve kapıya dayandılar. Çıldırmış bunlar. Kiminin elinde taş, kiminde sopa. “Nerde o ibne çocuğu? Verin onu bize. Kızımıza laf atmak nasıl oluyor göstereceğiz ona!” Hepsi bu çevrenin insanları. Çok ciddiler, mahallenin namusunu kurtaracaklar! Ben onlardan daha ciddiyim, ne pahasına olursa olsun, deniz gözlüyü kurtaracağım. Bir yandan da heyecanlı bir düş görür gibiyim. Korkmuyorum. Çünkü yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.
Deniz gözlü, perdeleri kapalı, loş yatak odasındaki demir karyolanın üzerine oturmuş. Sakin yüzünde, içinde kaynayan korkunun izleri görülüyor. Bağıramıyor, yumruklarını bir yerlere vuramıyor. Tüm darbeleri yüreğine yolluyor. Bu bekleyiş, belki kaçmaktan da zor.
—Abla, biz sizi biliyoruz. Böyle bir şey yapmazsınız, ama bu tarafa geldiğini gördük. Avlu kapısını açtı, sonra yok oldu. Başka nereye gidebilir? Saklanacak başka yer yok bu civarda.
—Ne söylediğinizi kulağınız duyuyor mu? Biz nerden bilelim? Mezarlığa gitmiştir belki. Utanmıyor musunuz böyle kapıya dayanmaya!(Ha şöyle, aferin benim ablama! Sıkışınca demek ki oluyormuş!) Ahmet’i tanımıyormuş gibi konuşuyorsunuz.
Ahmet’i bu koca şehirde bilmeyen mi var. Şu minik pencere başkasının olsa, kırılır, paramparça edilirdi. Ev taşa tutulurdu, içerdekiler dövülürdü, ama Ahmet deyince akan sular durur. Ondan hem korkarlar, hem saygı duyarlar. Haksızlığa katlanamayan, yardım sever kişiliğini herkes bilir. Onun adını duyan kalabalık, isteksiz de olsa, “Kusura bakma abla,” deyip birer, ikişer uzaklaştı.
Ahmet Abi’den korkmuyorum, çünkü yaptığım yanlış değil. Zor durumda kalmış birini koruyorum, hepsi bu. Öyle ya, deniz gözlüden ne bekleyebilirim? Canı tehlikede, tanımadığım biri o. Biraz sonra çekip gidecek. Üstelik plan program yapacak zamanımda yok. Yarım saat sonra “Güle, güle!” diyorum. Gidiyor.
Gitti ve bana deniz mavisi gözlerini bıraktı, teşekkür için. Hala saklarım onları. O küçücük odada neler sormuştum ona, neler konuşmuştuk? Hiçbir şey anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, korku, pişmanlık, minnet dolu, duru mavi gözleri. Onlar çok şey söylemişti. Şimdi arada bir çıkıp gelir gözleri. Belleğimin derinliklerinde nasıl böyle net, lekesiz durabildiklerine şaşarım. Bazen de, inanılması güç ama o an geri geldiğinde sıkıntılarımı unuturum ve deniz gözlüyü sevgiyle anarım. Tıpkı bu günkü gibi.
Okulun kapısındayım. Dolmuşa binmeyi unutup deniz gözlüyle birlikte onca yolu yürümüşüm. Üstelik okula zamanından önce gelmişiz. Peki, o devasa sülük nereye gitti? Sağ ol deniz gözlü.