ÖYKÜ, TAŞINMA

29 Eylül 2011 Perşembe

T A Ş I N MA

Salonun bir köşesine yığdığın kitap kolilerine ve boş raflara bakıyor, bir o odaya, bir bu odaya girip çıkıyorsun. Toparlanmayı uzatıp taşınmayı ertelemeyi düşündüğünden değil, elin- kolun kalkmıyor. Kararsızlığın dikenli çukurunda debelendikçe, daha çok kanıyorsun. Onca anıyı biriktirdiğin bu evden ayrılmak hiç de kolay değil. Ancak burada bir gün daha kalmak, işkenceyi bir gün daha uzatmaktan başka işe yaramıyor. “Sök, kopart, kes... Ne yaparsan yap, ama bitir şu işkenceyi! Bir an önce iyileşmeye başlarsın!”
Zaten gitmeye karar verdiğin günden beri bu ev, bu sokak, sokakta her gün rastladığın insanlar gözüne bir başka görünür olmadı mı? Artık bu sokak, okul servisini uzaktan görüp koştuğun sokak değil. On yıldır yaşadığın bu ev anılarını yaşadığın eve benzemiyor. Her şey, yitirmenin kıyısında yaşanan o garip yakın-uzak giysilerine büründü. Bir yandan sıkıca tutup bırakmak istemediğin, bir yandansa bırakmak zorunda olduğun için tutunamadığın, uzaktan baktığın, dokunmadan sevdiğin oluverdiler. Küçük bir çocuk gibi anısız olsaydın keşke, özleyeceğin şeyler olmasaydı, o zaman gittiğin her yerde mutlu olurdun. İstediğin bu mu?
XXX

Geceleri, ayrılığın içime oyduğu yaralara yorgunluğun merhemini sürüp beynime, yüreğime üşüşen sızımsı duygu ve düşüncelere geçit vermiyorum. Her gece koşar adım uykuya dalıyorum. Ya akşamları, uyumadan önce? Ona da önlem aldım. Bir tek yatakların kaldığı boş odaları, tüm eşyaların paketlenip yığıldığı salonu görmemek için, uyku saatine dek balkonda oturuyorum.
Kaçınılmazı yaşamak! Kaçınılmaz olan bu muydu? Belki değiştirebilirdim. “Kabullenmek, katlanmayı kolaylaştırır,” derdim bir zamanlar. Oysa şimdi içimdeki isyanı, kendimin kendime isyanını bastıramıyorum. Kendi ellerimle bir yol çizip yaşamımın akışını başka yöne çevirdim. “Hangi yön daha iyi?” adlı kurt kafamı kemirip duruyor. Kim bilebilir, zaman gösterecek... Kalsam da, gitsem de değişmeyecek olan tek şey var: İyi ve kötü yönler hep olacak. İyi ve kötüleri terazinin kefesine koyup tarttıktan sonra, ağır basan yönde karar vermiştin, öyleyse nedir bu huzursuzluğun? Yıllardır alıştığım her şeyi bir yana atıp yeniye koşmak, benim gibi biri için hiç de kolay değil. Yeni semt, yeni ev, yeni insanlar...

XXX

Olabildiğince çabuk yerleşmek, eşyalarımı görmek istiyorum. Onlar yeni değil. “Yeni eve yeni eşya!” diyenlere şiddetle karşı çıkıyorum. Bu eşyalar gereksinimimi karşılıyor. Daha önemlisi, eskiler eski yaşamımın bir parçası. Onları yok etmek, kendimin bir parçasını yok etmek gibi. O koltuklarda, kanepelerde kimler oturdu, neler yaşandı, bir ben bilirim. Yaşayacaklarımın yaşadıklarımı öldürmesine izin vermeyeceğim.

XXX

Uğuldayarak esen rüzgârın sürüklediği dalların çatırtısından korkup acı acı uluyan köpek, altına sığınmaya çalıştığı pencerenin iç tarafındaki odada yatan biri olduğunu ve onun kendisinden korktuğunu bilmiyor. Kadınsa, köpeğin korkudan uluduğunu, tıpkı onun gibi(herkes gibi) sığınacak birini aradığını bilmiyor. Aralarındaki tek fark; biri pencerenin iç tarafında ve başının üstünde bir çatı, öteki dışarıda, başının üstünde gökyüzü.

Köpeğin ulumalarını olur-olmaz şeylere yoruyorsun. Hep o çocukluğundan bu güne taşıdığın, gözün gibi bakıp koruduğun saçma inançlar yüzünden. Yanlışlığını bile bile etkilenmekten kurtulamıyorsun. Yüreğin ağzında. Aç perdeyi, uzak tepelerdeki ışıklara bak. Korkunu yenecek bir şeyler bulursun belki. Bak, şu ışıklardan biri onun yaşadığı ev. Acaba hangisi? Ne fark eder? Sana en yakın olanı onun olsun. Gördün mü, korkun geçti bile. İçini sıcacık duygular doldurdu. “Başucu lambası kırılmasaydı, ne iyi olurdu. Şimdi oturup bir şeyler yazardım.” Kalk, ışığı yak, tembellik etme! “Bir de kâğıt gerek, daha hiçbir şeyi yerleştirmedim ki.” Hah, işte onu da buldun. Şu takvim yaprağının arkasına yazarsın.
XXX

Şimdi bu tepelerin tek hâkimi o. Rüzgâr. Uğuldayıp homurdanıp koşuyor, her şeye meydan okuyor. Evlerin çevresinde ne bulursa, -gerekli, gereksiz- aceleci bir çoban gibi önüne katıp götürüyor. Köpeklerin biri susup öteki başlıyor havlamaya. İçimde tanımı güç duygular. Yabancı bir evde, yabancı duvarlara bakmaktansa, karşı tepelerin ışıklarına bakmayı yeğliyorum. Gecenin en koyusunda, ışığın koştu yardımıma. Yüreğimin gümbürtüsünü aldı götürdü. Işığın içimde bir ışık yaktı. Artık her gece yatmadan önce, açıp perdeyi sevgimi yollayacağım ışığından sana.
İlk günlerde, kaç gün kaç saattir burada olduğumu hesaplıyordum. Artık bıraktım. Kaç gün geçti bilmiyorum. Bir yandan ışığın, bir yandan Kudret’in yardımları sayesinde, yavaş da olsa alışmaya başladım bu tepelere. Kudret iki gün yemek taşıdı bana. Yerleşmeme yardım etti. Arada bir hiç beklemediğim anda çıkıp geliyor, o ünlü kahkahasıyla çağlayıveriyor bizden yana. Geçmişimin bir parçasını bu yaban ellerde görmek içime su serpiyor. Gecelerim güne dönüyor diye seviniyordum ki, çocuklar sorun çıkartmaya başladılar. “Anne, burası çok sapa, borcumuz bitince satalım, başka bir yerden ev alalım. Nasıl olsa seni bağlayan bir şey yok, emeklisin. Deniz kıyısında bir yerden alırız..”
“Hayır!” Hiçbir şeye böyle kesin hayır dememiştim. Hayır, yüzlerce kez hayır çocuklar. Artık yoruldum, başka şehirlere alışamam. Başka sokaklar, başka insanlar, yeni alışkanlıklar istemiyorum. Ben, kirli sokağımda, beceriksiz bakkalımla kalmak istiyorum. Varsın, burası sapa olsun. Yaban topraklarda yeşeremem artık. Kök salma çağım çoktan geçti. İstesem de o topraklara tutunamam. Bu kaçıncı sökülüşüm toprağımdan, bu kaçıncı yeni toprak, biliyor musunuz? “Amma da duygusalsın!” öyle mi? Herkes zaman zaman duygusal davranır. Hassas biri oluşum neden eleştiri konusu oluyor. Ben, başkalarının aşırı mantıklı katı tavırlarını eleştiriyor muyum? Ben de buyum işte. Sizi anlamaya çalışıyorum, siz de beni anlamaya çalışın.
Sahip olduğu bir avuç toprağı satıp bizim isteklerimizi yerine getirmediği, başka şehirlere yerleşmediği için babam, tüm çocuklarının gözünde mal düşkünü olmuştu. Pintinin biriydi, bize göre. Çocuklarını düşünmüyordu. Bencildi. O zaman olaylara kendi penceremizden bakıyor, onunkine yaklaşmıyorduk bile. Onu ancak şimdi anlayabiliyorum. Dişiyle tırnağıyla kazandığı, teriyle yoğurduğu o bir parçacık toprağı satmasını istemek, hayatının büyük bir bölümünü satmasını istemekle eşmiş de bilememişiz, anlayamamışız.. Babam duygularını anlatmayı beceremedi, biz de anlamayı. Onu anlamayı denemedik bile. Çünkü kendimize odaklanmıştık. Onunla olan sorunlarımı ancak o öldükten sonra çözebildim, desem size garip gelebilir, ama öyle oldu. Geç de olsa onu anlamaya çalıştım. Ne yaptığından çok, neden öyle yaptığını, hangi koşullarda olduğunu düşündüm. Siz benim gibi geç kalmayın. Şimdi anlamaya çalışın. Bana hak vermenizi, onaylamanızı istemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışın yeter. Burada kalmak istemiyorsanız, gidebilirsiniz. Size darılmam. Çünkü sizi çok seviyorum. Sevmek özgür bırakabilmektir. Başka bir şehre gitmekten hiç söz etmeyin. Bu topraklardan, dostlarımdan koparsam, hayatımın çoğu burada kalır. Sakatlanırım. Yarım olurum. Yarım biriyle yaşamak ister misiniz? Salkım söğütler gibi her acıyla eğilip kalkan bedenim bir daha kalkmayabilir. Bunu sevdiğinizden yaptığınızı söylüyorsunuz. Dedim ya; sevmek, özgür bırakmaktır. Sizi anlıyorum, buralar size göre değil, ama gideceğiniz hiçbir yer de bana göre değil. Hem ayrı yaşamak, ayrılmak değil ki. Bırakın birbirimizi özleyelim. Şanslıyız aslında, özleyenimiz var.

Dinle, köpek susmuş, farkına bile varmıyorsun. Işığı söndürmeye boş ver, perdeyi iyice aç, bir kez daha onun ışığına bak. “Haklısın, onu sevdiğin için özgür bıraktın. Hem herkes kendi yolunda, hem her zaman birlikte. Hem çok uzakta, hem her an yanında olan aşkını koynuna al ve yat artık. Soluğunu sessiz gecenin ritmine uydur ve uyu.







K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
—İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
—Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
—Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
—Ama sen söz namustur, demiştin.
—Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşi sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

Read more...

ÖYKÜ-BİR GARİP ÜLKE

BİR GARİP ÜLKE

Çocukluğumda hemen her gece gördüğüm bir düş vardı: Evimizin önündeki sokak baştanbaşa kuyularla kaplı olurdu. Evden çıktığımda, birileri, tanımlayamadığım bir takım güçler beni bu kuyulara çekmeye çalışır, bense bütün gücümü kullanıp çabalayarak gökyüzüne doğru yükselir, uçarak bulutların arasında bir ülkeye varırdım. Oraya ulaştığım ve bulutların arasında dolaştığım gecelerin sabahı gülümseyerek uyanırdım ve bütün gün mutlu olurdum. Zamanla, “Keşke böyle bir ülke olsa!” diye düşünmeye başladım.


İşte sonunda, sonsuz kez düşlerinde gördüğü yerde. Yoksa yine yalnızca bir düş güzelliği mi bu? Ancak öyle net ki her şey, düş olması olanaksız. Bu kez yalnızca görmüyor, dokunuyor, yumuşaklığı hissediyor. Ne olduğunu çözemediği, mutluluğa benzer bir hoşluk duygusu yaşıyor. Aşağı ve yukarının aynı olduğu bu yerde, uzun zamandır yaşamadığı, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bu güzel duyguların arasında onu tedirgin eden bir soru var: Buraya nasıl geldim?


Belleğini yokluyor, yoklamanın ötesinde zorluyor. Bir şeyler anımsamaya çalışıyor. Anımsayabildiği, sonsuz bir karanlık ve öncesindeki toz bulutları... Her şeyi yerle bir eden, ya da gökyüzüne taşıyan o rüzgârın getirdiği toz bulutları... Sonra ayaklarının yerden kesilişi...


Elit, o cinayetin olduğu geceden sonra düşüncelerini saklar olmuştu. Çünkü o gece, cinayeti onaylamadığını ağzından kaçırdığı için rejim düşmanları listesine alınmıştı. Ama cezası kesinleşmeden önce kendini kanıtlaması için bir olanak daha tanımışlardı. Gözaltında tutulduğu süre boyunca bir kötülük yaparsa, rejim düşmanları listesinden çıkartılacaktı. İyilik yapar, ya da iyi bir davranışta bulunursa, cezası iki katına çıkartılacaktı. Elit bu yüzden derin bir suskunluk dönemine girdi. Konuşursa, iyiyi, doğruyu savunacağından korkuyordu.

Onun cezalandırılması, İDS*lerin zaten az olan sayılarının daha da azalması, etkin üyelerin hemen hemen yok olması demekti.. Sayıları bu denli azken ve iyileri korumakta zorlanırken, herhangi bir eylem yapmaları olanaksızdı. Başkaldıran, iyiyi, doğruyu savunan herkes, yaşına, cinsiyetine bakılmaksızın cezalandırılıyordu. Hapisten çıkabilenler, aynı suçu bir kez daha işlerlerse, cezaları iki katına çıkartılıyor, ağır suçlularla(birinin canını kurtarmak en ağır suçtu) aynı cezaya çarptırılıyordu; kötülüğü savunanlarla aynı evde belirli bir süre yaşama cezası... Bu süre suçun büyüklüğüne göre en az bir aydan başlıyordu.
Cezanın bitiminde bedensel, ya da ruhsal olarak zarar görmemiş İDS’ye rastlanmamıştı. Ya çıldırıyor, ya da intihar ediyorlardı. Kendini kontrol edebilen olursa, bir neden bulunup ceza süresi artırılıyordu. Yani İDSler, KS*lerle birlikte yaşama cezasına çarptırıldıklarında, kurtuluş yoktu. Ya KSlere katılmak, ya da kendilerini yok etmek zorunda kalıyorlardı.
“Birlikten kuvvet doğar” düşüncesiyle, ülkede tek tük kalmış İDSlere ulaşıldı ve bir toplantı düzenlendi. İDSler bu toplantıda oldukça önemli kararlar aldılar: 1-Hile yapmak kötüdür, ancak iyi bir amaca hizmet ediyorsa kabul edilebilir. Bu yüzden, hapsedilenler hile yoluna başvurup KSlere katılmış gibi davranarak ceza sürelerinin kısalmasını sağlamalılardır.
2-Sınırlı olan sayıyı koruyabilmek için bir süre düşüncelerini açıklamamaya özen göstermelidirler.
3-Sayının korunması önemli, ama yeterli bir önlem değildir. Bu yüzden, bu güne değin birle sınırlı olan çocuk sayısı üçe, hatta dörde çıkartılmalıdır. Bunun getireceği ekonomik yükü kaldırabilmek için birbirimize destek olacağız. Örneğin çocuklar kreş ve benzeri kurumlara gönderilmeyecek, dönüşümlü olarak bakılacaktır. Bunu planlamak için bir kurul oluşturulacaktır.
4- Gerekirse, iki aile aynı evi paylaşarak kira, yakıt, yiyecek-içecek giderleri en aza indirilecektir.
5-En önemlisi, iyilik ve güzelliklerin nereye gittiğini, yeryüzünü neden terk ettiğini, oldukça zayıf da olsa iyi sinyallerin nereden geldiğini araştırıp bulmaktır. Bu görev Elit’e verilmiştir.


Elit bu görevi almaktan memnundu. Zaten uzun zamandır iyilik ve güzelliklerin nerede olduğu düşüncesini kafasından atamıyordu. Yalnızca iki elin parmakları kadar az sayıdaydılar ve onların bazılarında da, iyi, güzel adına ne varsa gittikçe azalıyor, zayıflıyordu. Doğup büyüdüğü ülke kendisine yabancıydı artık. Aslında tüm dünyada kötülük, salgın bir hastalık gibi hızla yayılıyordu. Elit’in ülkesi en kötü durumda olan ülkelerdendi. Komşu ülkelerden gelen iyi sinyaller gitgide zayıflıyor, sınırlarda kötü sinyallere çarpıp paramparça oluyordu.
Elit iyiliklerin yerini bulma görevini üstlendiğinden beri yiyip içemez, uyuyamaz olmuştu. Sürekli kulakları tetikte dinliyor, gördüğü her yabancı cismi inceliyor, aldığı her sinyali anlamaya çalışıyordu. Vücudu oldukça duyarlıydı. İyi sinyalleri kötülerinden ayırmak o denli zor değildi. Bunu tüm İDSler yapabiliyordu. Zor olan sahte sinyalleri algılayabilmekti. Yani iyi gibi görünen kötü sinyalleri herkes algılayamıyordu. Ancak Elit ve onun gibi oldukça duyarlı birkaç kişi bunu başarabiliyordu. Bu anlaşıldığında, karşınızdaki kişinin gerçekten iyi mi, yoksa iyi görünümünde KS mi olduğunu çıkartabilirdiniz. Elit’de bu yetenek vardı. Gerçek iyi sinyalleri aldığında iz sürüyor, sinyalin sahibini buluyor ve kendilerine katılmasını sağlıyordu. Elit’in görevinin önemli bir bölümünü İGK*leri belirlemek oluşturuyordu. Onları belirleyip İDS kuruluna bildiriyordu. İyi sinyalleri izlemekteki amacı, yalnızca gruba katılacak İDSleri bulmak değildi. Asıl amacı, iyilik ve doğruluğun kaynağını bulmaktı. Bir yerlerden ona gelen, kısacık süren, insanların gönderdiklerinden daha güçlü iyi sinyaller algılıyor, ama bir türlü nereden geldiğini belirleyemiyordu. O fırtınalı gün, kuruldan oldukça uzak bir kentte, kendisine doğru gittikçe artarak yaklaşan iyi sinyalleri şaşkınlıkla izliyordu...

XXX

İlk şaşkınlığı biraz olsun geçince, yattığı yerden çevresini incelemeye başladı. Tıpkı düşlerindeki gibi, bembeyaz bulutlarla kaplıydı her yer. Ve yer yer mavi kapılar vardı. Ancak bunlar bildiğimiz kapılardan değildi. Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, kapıdan çok bir tür geçiti andıran, farklı tonlarda mavi aralıklar... Ayağa kalktı, yeryüzündeki alışkanlıkla üstünü silkeledi. Ayağının altındaki bulutlar yumuşacıktı, ama basınca çökmüyordu.


Bulutlar ülkesindeki gezisinin her adımı onu başka bir güzelliğe götürüyordu. Yeryüzünde sevmediği renkler bile burada olağanüstü güzel görünüyordu. Bir yerden bir yere kayarcasına yer değiştiren değişik renklerdeki bulutlar, içlerinde sakladıkları erdemlerin güzelliğini yansıtıyordu: Sarı bulutlar acıma duygusunu, kahverengi bulutlar yardımseverliği, kırmızılar aşkı, yeşiller dürüstlüğü...Erdem bulutları sarıp sarmalamıştı her yerini. Elit’e bunları birileri anlatmamasına rağmen biliyordu. Burada hiçbir şey söze dökülmüyordu, ama hissedebiliyor, öğreniyordu. Onca güzelliğe, ayaklarının altındaki huzur veren yumuşaklığa ve temiz havaya rağmen bir süre sonra yorgun düştü. Belki de yeryüzünde rüzgârla savaşırken oluşan yorgunluğunu ancak fark ediyordu.
Koyu mavi bir geçitten geçip uçuk pembe bir barınağa girdi. Olduğu yere çöktü, düşünmeye başladı: Buraya neden gelmişti? Tüm bu erdemler neden bulutların içine saklanmıştı? Soruları aklından geçiriyor, hemen ardında yanıtı beyninde açık seçik beliriyordu. Sanki birileri ona enjekte ediyordu...
Gezip araştırarak, düşünüp sorarak geçirdiği birkaç günden sonra Elit, yeterli bilgiyi edindiğine inanıp ülkesine dönmek istediğinde, erdemler onu uygun hava koşulları olduğunda göndermeye karar verdiler. Kendileri daha dönmeyeceklerdi, çünkü yeryüzünde yapılması gereken çalışmaları vardı. Onlar da bu çalışmalara öncülük etmesi için Elit’i görevlendirdiler.

Elit, erdemlere ulaşabildiği, görevini yerine getirebildiği için mutluydu, ama öte yandan kendisinin ve öteki İDSlerin yanlışlarından duyduğu utancı içinden atamıyordu. Kendi kendine yineleyip duruyordu, döndüğünde var gücüyle çalışacaktı. Böbürlenmeyi bırakacaktı. Sürekli olumsuzluklardan yakınmışlar, iyi oldukları için övünmüşler, ama olumsuzluklar karşısında hiçbir şey yapmadan susup beklemişlerdi. Suskunlukları ve övünmeleri erdemlerin bulutlar ülkesine kaçmalarına neden olmuştu. Ülkeleri kötülüğe teslim olurken akılları başlarına gelebilmişti ancak. Erdemler çekip gitmeseler, belki de büsbütün yok edileceklerdi. Sinyaller göndererek onları uyarmışlar, sonunda harekete geçmelerini sağlamışlardı. Toplantı yapılmış, kararlar alınmış, Elit görevlendirilmişti. Bunun üzerine erdemler Elit’i bulutlar ülkesine çekmişlerdi. Artık dönmesi ve oradaki görevini sürdürmesi gerekiyordu. Yalnızca yaptıklarından değil, yapmadıklarından da sorumlu olduğunu anlamıştı orada kaldığı sürede. İyi olmak, iyi şeyler yapmakla sınırlı değildi. Kötülere direnmek gerekiyordu.

Elit yeryüzüne döndü. Ve...
NOT:
* İDS: İyiliği, Doğruluğu Savunanlar
* KS: Kötülüğü Savunanlar
*İGK: İyi Görünümlü Kötüler

Read more...

ÖYKÜ-DUVARLAR

6 Nisan 2011 Çarşamba

D U V A R L A R

Bu parkı seviyorum. Sonbahar’ın renklerinde yitip giderken, sorunlarımı daha sakin, daha mantıklı değerlendirebiliyorum burada. İlk günlerin öfke yoğun duyguları yerini acı yoğun duygulara bıraktı.
Oturacak kapalı bir mekân olmadığı için, birkaç orta yaşlı, romantik değerbilir dışında –gençler için varsa, yoksa kafeler,- kimsenin uğramadığı bu parkın her ağacı, her rengi ayrı bir duyguyu coşturuyor. Ağaçlar gökyüzüne değecek, bulutlarla kucak kucağa gibi. Kimi ağaçların yaprakları inatla yeşilini korurken, kimilerininkilere ayrılığın, hüznün rengi vurmuş. Kimileriyse, yeşile ihanetin utancıyla kıpkırmızı kesilmiş, bir ucundan turuncuya çalıyor. Güneş az da olsa ısıtıyor, ama yine de sıcaklık zaman zaman hafif bir rüzgâra teslim oluveriyor.
Teslim olmayacağım acıya. Bir ben değilim ki ayrılan. Sana çok yüz verdim yürek! Elbet bu acı da geçecek, sular durulacak bir gün. Parkın, her nasılsa sağlam kalmış –onun da yaslanılacak tahtalarından biri eksik- kanepelerinden birine oturmuş, elindeki kitabın kapağında kayboluyor. Kitabın kapağı sanki iç dünyasına giden bir kapı. Bu güne değin hep kaçtığı, yaklaşmaya cesaret edemediği bu dünyaya, hem de böyle bulanık bir zamanında dalışına şaşırıyor bir yandan. İkircikleniyor, kendisini daha iyi hissettiği bir zaman mı düşünmeli bunları? Bir kez o dünyanın kapılarını kendisine açmış ve bir kez oraya adımını atmış, dönmek olmaz. Neredeyse iki saattir oturuyor. Gözleri, uçuşan yaprakların hışırdayıp durduğu susuz havuzda, ağaçlarda, ağaçların arasından görünen gökyüzünde geziniyor. Acıya değilse de düşüncelere teslim olmuş.

Kafam karmakarışık. Anımsamıyorum, nerede tanımıştım onu. Bir toplantıda mı, yoksa bir yolculukta mı? Sık sık katıldığım toplantıların birinde belki. Ülke sorunlarını hemen çözümleyip her şeyi düzene koyacaktık. Kendimi(zi) paralarcasına koşuşturuyor,bir şeyler yapmaya çalışıyorduk O zaman ‘ben’ yoktu, ‘biz’ vardı, kişisel sorunlar, aile sorunları yoktu, ülke sorunları vardı, halkımız vardı. Halk adına düşünüp halk adına kararlar alıyorduk. Kendini değiştiremeyen kendine yararı olamayan, toplum kurallarının sorgulamasız tutsağı, birey olamamış bir avuç insan didinip duruyorduk. İyi niyetli çalışmalarımızda göz ardı ettiğimiz çocuklarımız birer-ikişer bizden kopmaya, en sorunlu kişiler olmaya başlayınca, bir şeylerin farkına varıp gerçeklerin hiç de bizim düşündüğümüz gibi olmadığını görmeye başlamıştık.
Onu tanıdığımda, özümdeki devrime ilk adımlarımı atmıştım. Çevremle çatışma içindeydim. Şimdi anımsadım, o günlerde, tam o günlerde tanımıştım onu. Benzer şeylerden yakınıyorduk. Savunduğumuz şeyleri yaşama geçirmemiz gerektiğini söylüyordu. Toplumu değiştirmeye soyunmuş, ama kendisi yanlışlarla dolu, kendisini eleştirmeyen, değişime kapalı kişilerden olmayacaktık. Saçma sapan kurallara karşı çıkan sözleri, duvarlarımı yıkmamda destek olmuştu. Bunlar, yıllardır düşünüp de, yadsınırım korkusuyla hiç kimseyle tartışamadığım gerçeklerdi. Bazen yadsınmayı göze aldıysam da, yaşama geçirecek denli cesur olamamıştım. Bu cesareti o vermişti bana. Yanlışların üstüne birlikte gidecektik.
Düşleri, yanlışların üstüne birlikte gidip duvarları yıkmaktı, ama adamın cesareti başkaları içinmiş ve sözdeymiş. Onun beklediği böylesine yoğun bir aşk değildi. Alışık değildi böyle sevilmeye. Duvarları yıkmaktan söz ederken, kendisi yeni duvarlar örüyordu. Filizlenirken sıcacık baktığı aşk, boy verip serpilince korkmuş, geri çekilmesini haklı gösterecek nedenler, ardına sığınacak şeyler aramaya başlamıştı.
Sen hep ‘ne derlerin ardına sığındın. “Arkadaşlarım ne der?”, “Komşular ne der?”, “Akrabalarım ne der?”, “Dostlarım, yakınlarım...” dedin de, “Ben ne derim?” diyemedin. En yakınına, kendine dönüp sormadın bile. Sen birilerini yargılarından, birileri senin, başkalarının yargılarından çekindi, çekiniyor. Hep başkalarını yargılıyor, başkalarınca yargılanıyoruz, değil mi? Hep başkalarını mutlu etmek için yaşıyoruz. Herkes birilerini mutlu etmek için çabalıyorsa, ülkede mutsuz insan kalmamalı, oysa öyle çok ki mutsuzların sayısı. Üstelik çoğumuz, bizi mutlu etmeye çalışanlar yüzünden mutsuzuz. Sana ulaşmak için kendi duvarlarımı yıkmanın yeterli olacağını sanmıştım. Oysa senin kalelerin daha güçlü dikildi karşıma. Kendi yarattığın hücrede öylece çırpınıp duruyor, kurtulmak için çaba göstermiyorsun. Yakınıyorsun. Yakınmak neyi değiştirir ki? Çevremiz yakınan insanlarla dolu. İki ileri, bir geri de olsa adım at ne olur. Toplumu bahane edip kendin kurallar yarattın, sonra da onların tutsağı oldun. Değiştiremediğin kendinsin, hiç kimse değil. Belki de değiştirmeye kıyamadığın. Çürük olan senin dişin, sen istemezsen, kimse onu çekemez. Çekip atarken kanayacaksın, acı çekeceksin, ama inan bana, yaraların iyileştiğinde şu andakinden daha iyi olacaksın. Çürüklerimi temizlerken, ben acı çekmedim mi sanıyorsun? Biliyorum, ‘ben’imizin parçalanması, yeni bir ‘ben’ yaratmak hiç de kolay değil. Biliyorum, bunu herkes göze alamaz, ama yaşamak, yalnızca kolay olanı yapmak değildir. Yaşamı güzelleştiren güçlükleri yenerek elde ettiklerimiz değil midir?

Kâğıdı nereden almıştı? Kitabın arasından mı, dosyadan mı? Ne zaman yazmaya başlamıştı, ayırdında değildi. Yılların verdiği bir alışkanlıktı bu. Ne zaman içinden çıkılmaz bir sorunu olsa, ne zaman üzülse, derinden yaralansa, kâğıda, kaleme sarılır, bazen saatlerce yazardı. Yazdıkça yaralarının acısı azalıyordu. Şimdi de yazmak iyi gelmiş, beynindeki yumak olmuş düşünceler çözülmüştü. Bakışları yine yarı çıplak ağaçlarda. Arada bir elindeki kitaba göz atıyor, okumayı deniyor. Olmuyor. Adamla içten içe konuşmasını bu kez yazmadan sürdürüyor.

Sana her yazışımda, “Ne olur, sürdür eleştiriyi, bende kıpırdanmalar var, değişiyorum!” diyordun, oysa her buluşmamız düş kırıklığıyla bitiyordu. Yarattığımız güzelliklerden utandın, onları yanlış buldun. Bu nasıl değişimdir, anlayamadım. Haklısın, sende kıpırdanmalar var, ama ilerleme değil. Yerinde sayanlar da ses çıkartır, her ayak sesi ilerleme değil ki. Yanlışlarını kabul etmekle bir adım ilerlerken, aynı yanlışları çevrelerine ördüğün sağlam duvarlarla koruduğun için sayısızca adım gerilediğini anlayamadın. Sen dikensiz gül bahçesi, salt mutluluk aradın. Yüreğimin emeğiydi sevgim, değerini bilemedin. Sürekli sevmeye ayarlı yüreğim seni sevmeyi başardı da, duvarlarını yıkmayı başaramadı. Belki çabuk pes ettim, belki seni seninle bırakmakla hata ettim. Daha çok emek verseydim, yıkabilir miydik o duvarları bilmiyorum, ama sende benden bir şeyler kaldığını biliyorum.

Rüzgâr bulutları sürüklüyor. Biraz önce kararan gökyüzü, yavaş yavaş açılıyor. Kadın hüzünlü, ama yitip gitmemiş hüznün içinde. Elindeki kitabı yanı başındaki klasörün üzerine bırakıyor. Ellerini başının arkasında kenetleyip iyice arkasına yaslanıyor. Bakışları havuzda. Rüzgâr yaprakları döndürüp duruyor, bir türlü havuzun dışına çıkartamıyor. Yukarılara doğru tırmanan yapraklar, dışarı ulaşamadan geri dönüyorlar.

Sana hiç ulaşamamış olamam. Boşuna yaşamadım bu aşkı. Onca sevgi, onca emek boşuna olamaz. Kim bilir, duvarlarından bir taş olsun...O duvarlar yıkılmasa da, sarsılmış olmalı ki, “Beni eleştir..”demiştin. Bir taş, bir başkasını... Her aşk bir taşı... Her aşkta benden bir şeyler... Biliyorum, bir gün o duvarlar...

Akşam olmak üzere. Kadın, bir eliyle, kitaplarını koyduğu klasörü sıkıca göğsüne bastırmış –hayata sarılır gibi, kendine acılara karşı korur gibi-, bir eli cebinde hızlı hızlı yürüyor. Gözlerinin önünden yıkılan bir duvarın tuğlaları geçiyor.

Read more...

ÖYKÜ-PEMBE KAĞIT

30 Mart 2011 Çarşamba

P E M B E K A Ğ IT
Avucunu sıkıca kapatmış, yeni aldığı pırlanta küpeler güvende. Ya kendisi? Teni
Henüz sıcak, yaşıyor gibi; parmakları bir türlü açılmıyor.
Yol arkadaşları, yol kardeşleri olmuş, bir “merhaba”yla, ya da “iyi yolculuklar”la başlayan tanışmalar, tüm sırların döküldüğü derin(!) dostluklara dönüşmüş. Belki aynı yazgıyı paylaşmaktan, belki de birbirlerini bir daha görmeyeceklerini bilmenin verdiği rahatlıktan, konuşup duruyorlar. Doktor bekleyen hastalar gibi, uzun bir maaş kuyruğunu paylaşanlar gibi...Doktoru, mühendisi, işçisi..hepsi aynı sınıftan, hepsi birbiriyle samimi şimdi.
On-onbeş dakika önce tanıştığı yol arkadaşına yeni aldığı pırlanta küpeleri gösteriyor. Takımın kolyesini alamamış, şimdilik tek derdi bu. Öndeki kamyondan yuvarlanan tomrukların gümbürtüsü, çığlıklar, fren sesleri içinde küpeler kendi önemsizliklerini anımsıyorlar. Küpeler şaşkın. Birinin onları, her şeyin üstünde tutarak avucunda sıkıp durmasına anlam veremiyorlar. O terli avuçta büzüşüp kalmışlar.
Her kafadan bir ses çıkıyor. Yaşayabilen, konuşmaya biraz gücü olanlar, “En iyisini ben bilirim, en güzel düşünceyi ben üretirim, en akıllı benim, en, en, en..”i oynuyorlar. Kaza yerinde bıraktıkları tutkularıyla yeniden görüşmek üzere sözleşip insani değerlere sıkıca sarılmış herkes şimdi. “Aslında ne kadar önemsiz şeyler için kendimizi üzüyoruz, değil mi?” “Hayat bu işte, bir anda yok oluveriyorsun!” “Mal, mülk hepsi boş. Ufacık şeyler için birbirimizi kırdığımıza değmez. Gözünü yumdun mu her şey bitiyor.” El birliğiyle yaralılar hastaneye taşınıyor. Herkes herkese yardım ediyor. Bir bölümü de başka bir minibüsün gelmesini bekliyor.
Şaşılası bir dürtü, biraz önce sağ çıkabildiğine şükrettiği minibüsün içine çekiyor onu. Bir yanı girip bakmak için can atarken, bir yanı hafif çekingen, öteki yanını ayıplıyor. “Herkes can derdindeyken, bir merakın peşine düşmek doğru olur mu?” Korku dolu gözlerle korku filmi izleyen çocuklar gibi. Dediğim dedik yanı tutmuş elinden, minibüse doğru çekiyor.
Minibüsün içi dışardan daha sıkıntı verici. Ön kısmın tavanı neredeyse tabanla birleşmiş! “Ön sıralardan birinde oturuyor olsaydım!” Tepeden tırnağa ürperiyor. Gözlerinin önünden tabutu geçiyor. Birileri ardından ağlıyor, sevdikleri için. Kendilerini onun yerine koyarak ağlayanlar da var. Aslında çoğunun kendince bir nedeni var ağlamak için. Birileri de ağlarken, kurtulduklarına gururlanıyorlar derinlerde, kendileri bile fark etmeden. Birileri kitaplarını karton kutulara dolduruyor. “durun bakalım, bu ne acele? Ne yapacaksınız onları? “ “Orası seni ilgilendirmez, sen öldün artık!” O da ne? Kitapları, kimselere vermeye kıyamadığı kitapları kiloyla satılığa çıkarılmış. “İşte buna izin veremem.” Deyip ayağa kalkıyor. Ölümlü düşleri birden bitiyor, yaşama dönüyor. Ezilmiş koltuklardan birinin altında pembe bir kâğıt parçası dikkatini çekiyor. Almalı mı? İçindeki çatışmalara kulaklarını tıkıyor. Ellerinde bir hırsız çabukluğu ve ilk kez çalanların telaşı yüreğinde, kâğıdı alıp birkaç kez katladıktan sonra gömlek cebine koyuyor. Pembe kâğıt başoyuncu şimdi. Kaza, yaralılar, hurdaya dönmüş minibüs... Hepsi ikincil, her şey figüran onun oyununda. Şimdi tek istediği, pembe kâğıtta yazılanları okumak. Belki de gazeteye ilginç bir öykü-haber çıkartabilir. Şöyle terfi etmesine yarayacak... Bir an çıkarcılığından utanacak oluyor, ama çabuk geçiyor. “Kim çıkarcı değil ki?” yardımına koşuyor.
Kâğıdı gömleğinin cebinden çıkartıp okumaya başladığında çoktan gece olmuş. Pembe kâğıttaki bitmeyen mektupta ölümün utkusu var. Her şeye üç nokta koyan ölümün en büyüklüğü! Bitirilemeyen işler, yarım kalan mektuplar, söylenemeyen sözler... Ertelemenin yanlışlığını görüyor birden. Güzellikleri yaşamayı, özür dilemeyi, dostları ertelemenin yanlışlığını... Dört elle sarılmalı yaşama. Yine de bir şeyler yarım kalabilir. Bu mektup gibi.
Sevgili,
Sana ulaşmanın tek yolu buydu. Her telefon açışımda, duyabildiğim tek ses “Alo” idi. Sözcüklerimin sana yaklaşmasına izin vermedin. Ardında olduğunu bildiğim kapalı kapılar karşıladı beni. Umarım öfkeni yenip mektubumu okursun. Günlerdir düşünüyorum; neden bu denli öfke dolusun? Benim yanlışım ne? Yanlışım ne olursa olsun, beni dinlemeli, savunma hakkı tanımalıydın.
Anımsıyor musun, bir gün...

Fotoğraf çekiyor, suçluluk duygusunun ağır yükü altında ezilerek. Birilerinin kayıplarının onun kazancı olacak olması, ölenin yerine kendini koyma..İşini kaybetme olasılığı, işinde yükselme olasılığı...Yürek-mantık savaşı, karanlıkta ağır basan duygular...” Ama hayat hep böyle değil mi? Birileri kaybeder, ötekiler kazanır. Ölümde bile kazanç yok mu birileri için..” Mantığı ona ne derse desin, yürek bastırıyor. Rotatiflerden uzaklaşıyor. Artık resim yok, haber yok, işinde ilerlemenin önemi yok. Pembe kâğıt, mektup var, aranıp bulunacak “Sevgili” var. Mektup yarım da olsa yerine ulaşmalı.
Nasıl? Nasılı sen bulacaksın. Attığın her yeni adımın yeni sorumluluklar getireceğini bilmeliydin.
“Sevgili”yi nasıl bulmalı? Kafasını patlatırcasına düşünüyor. Mektup cebinde. Her gömlek değiştirişinde, mektup da yer değiştiriyor. Sanki onun bir parçası gibi. Kollar kollara, boyun yakaya, mektup cebe kavuşuyor da, gerçek sahibine kavuşamıyor. Varlığından haberli, ama düşünmez olmuş onu. Kollarını, bacaklarını düşünmediği gibi. Yapmaya kararlı olduğu şey, yavaş yavaş bir sisin ardında kaybolup gidiyor. Zaman zaman, unutuşuna şaşarak unutuyor yapmaya -kesinlikle- kararlı olduğu şeyi.


“Bunu basar mısınız? Oğlum için yazmıştım. Kazadan hemen sonraki günlerde vermeye elim varmadı, ama daha sonra... Kaçmak, unutmak mümkün değil. Acı da her duygu gibi bastırmadan sonuna kadar yaşanmalı. Sonraları böyle düşündüm ve yazdım. Belki anımsarsınız, Bergama-Ayvalık yolunda bir kaza olmuştu. O kazada ölenlerin arasında oğlum da vardı. Onu anlattım. “Bu onun resmi.” Cüzdanından çıkartıp uzattığı vesikalık fotoğraf, eskimeye yüz tutmuş mektuba bakar gibi. Ne diyeceğini bilemiyor. Her şeyi açıklayıp mektubu anneye vermeli mi? Uygun olur mu? Ne yapmalı şimdi?
“Yayınlayabiliriz, ancak hemen olmaz. Şu kâğıda adresinizi ve telefon numaranızı yazar mısınız? Aramamız, bazı ek bilgiler almamız gerekebilir. Şaşkın, ama sevinçli bir yandan da. Anne aracılığıyla belki “Sevgili”ye ulaşabilir, ancak bu kez de nasıl yapmalı çözüm bulamıyor. Gözlerinde hüzünlü bir direncin gezindiği bu kadına, mektuptan nasıl söz etmeli?
Adres ve telefon numarası yazılı küçük kâğıt, ikiye katlanıp gömlek cebinde, pembe kâğıdın yanında yerini alıyor. Ne var ki, Ayvalığın daracık sokaklarında dolanıp Yunanlılardan kalma taş evin kapısını çalana dek günler geçiyor.
Sözde amaç, anneyle konuşmak, ama sohbet havasında başlayan, çay-kahveyle süslenmiş konuşmalar uzadıkça uzuyor. Güne sığmıyor. İki güne, üç güne, dört güne de... Bir araya gelme nedenleri unutulup gidiyor. Ne gazetede yayınlanacak yazıdan, ne de mektuptan söz açılıyor. Her seferinde bir neden bulunuyor görüşmelerini gerektirecek.
Onlar artık iki dost gibi, anne-oğul gibiler. Kestane rengi gözleri, gözlerine iyice yakın kaşları, kemerli burnuyla, ta çocukluğunda kaybettiği annesini bulmuş. Anneyse, yüzüne bakmadığı zamanlarda oğluyla konuştuğunu düşlüyor, onun sesiyle mutlanıyor.
Kafasındaki, “Mektubu nasıl vermeli?” sorusu, “Mektubu vermeli mi?” ye dönüşüyor. Evet-hayır arasında salınıp dururken, bir gün nasılsa, söz “Sevgili”ye geliyor. Anne, “Sevgili”yi oğlunun bir parçası, onun emaneti, armağanı olarak görüyor. Onunla görüştüğünü ve onu çok sevdiğini söylüyor.
Artık annesini yerini doldurmasa da, sevdiği bir annesi, bir dostu var. Annenin de bir oğlu...
Eli gömleğinin cebine gidiyor, pembe kâğıdı minnetle buruşturup atıyor.

Read more...

ÖYKÜ-DENİZ GÖZLÜ

25 Şubat 2011 Cuma

D E N İ Z G Ö Z L Ü

Islak, yapış yapış bir hava. Kocaman, kara, görünmez bir sülük kollarıma, bacaklarıma yapışmış çekiyor. O devasa vantuzlu yaratık, bir gökyüzünden üzerime sarkıyor, bir yere inip beni kuşatıyor. Yanım, yörem hep onunla dolu. Neredeyse içime işlemiş. Kanımı emip yüreğimi sökmeye çalışıyor. Yeryüzü yeni asfaltlanmış bir yol gibi. Erimiş zift her adım atışımda ayaklarıma yapışıyor, çıkartmak için tüm gücümle çabalıyorum.
Oysa yağmurlu havaları severim. Boşalan bulutlarla birlikte sıkıntılarım da sağanak olur dökülür. Ne yazık ki bu gün boşalamıyoruz; hava da, ben de. Yağsam mı, yağmasam mı kararsızlığıyla kararıp duruyor gökyüzü. Göklerle özdeşleşmişim sanki ben de kararıyor, kıvranıyor, bir türlü yağamıyorum. Ne yapmalı bilmem. Bir şeyler olsa. Bir hareket. İyi, kötü fark etmez. Yeter ki çekip alsın beni bu durumdan. Uzak zamanlara götürsün. Zaman zaman yaşarım bunu. Erişilmezliğin denizinde yıkandığından mıdır, nedir, geçmiş gözüme genelde güzel görünür. O günlerden anımsayacağım her şey, şu anki durumdan daha iyi olacak gibi.
—En yakın karakol nerede, söyler misiniz?
Soluk soluğa kalmış, ne oldu acaba? En yakın karakolun nerede olduğunu söylerim elbette, ama içime attığı şu merak kurdunu ne yapmalı? Bir yeri söylemekten daha fazlasını yapabilirim. Belli ki başı belada. Ne olduğunu sorsam... Aslında hep böyle meraklı değilim, ama böyle darda kalanlar beni mıknatıs gibi çekiyor. Önüne geçemediğim bir dürtü, işimi, gücümü bırakıp onlara yardıma itiyor beni. Ne yazık ki soramam. Olmaz ki, telaşına baksana.
—Karşıya geçin, köşeyi dönünce soldaki ilk sokağın sağında.
Aldı yanıtını, çekti gitti. Sen de böyle meraktan öl! Çok değil, bir tek soru daha sorsaydı, yardım istediğini ima etseydi yeterdi. Direk söylemesine gerek yoktu. Okula gitmekten bile vazgeçer, ona yardım ederdin. Çok seversin böyle şeyleri. Görmediğin ilgiyi başkalarına göstererek mi doyuma ulaşıyorsun? Yoksa macera mı arıyorsun? Derdin ne? Neyse ne, hep yapıyorsun bunu. Üstelik büyük bir mutluluk duyuyorsun yardım ettiğin için. Belki de yardım eden güçlü kadın görüntüsünün ardına, kendi sorunlarını çözememenin beceriksizliğini gizliyorsundur. Kendini azarlamanın yararı yok. Bu hep böyle sürüp gidiyor işte. Hani o lise yıllarında...

XXX

Soluk soluğa kalmış. Suçlu mu, suçsuz mu, hiç önemli değil. Aklımın kıyısına bile uğramıyor bunlar. Şu anda önemli olan, yardıma gereksiniminin olması. Ona ancak ben el uzatabilirim. Acıma duygularım, yardım severlik duygularım... Hepsi kıpır kıpır, yerlerinde duramıyorlar. “Hadi, kurtar onu!” diye bağırıyorlar.
Peşinde vahşi bir kalabalık, bağırıp çağırıyor, gittikçe yaklaşıyorlar. “Yardım edin ne olur! Öldürecekler, ne olur yardım edin!” derken deniz mavisi gözleri dilinden çok yalvarıyor. Gözleri çığlık çığlığa...
Bırakır mıyım seni onlara. Başkasın görüyorum. Giyimin, konuşman, bakışların bile başka. Belki de onlara benzemediğin için paramparça edecekler seni. Belki suçlusun. Olsun, ne fark eder! Hem kime göre suçlu? Çoğumuzun yaşayıp da yaşamazdan geldiği, isteyip de yaşayamadığı yasağın dayanılmaz çekimine mi kapıldın? Ve yüzüne, gözüne bulaştırdın, öyle mi? Hep böyle olur. Ah be deniz gözlü, yaşam iki yüzlülüklerle dolu. Çevrene bir bak, her şeyin iki yüzü (bazen daha çok) var. Ayna bile ikiyüzlü. İki yüzlülük; yalnızca bir yüzünü görebildiğimiz, ötekini görmediğimiz, ya da görmezden geldiğimiz... Keşke bakmasını, görmesini bilseydik. Keşke kendimize sunduğumuz güzellikleri başkalarına da hak görseydik. O zaman ardında bu kalabalık olmazdı. O zaman tüm kinlerini sana boşaltmaya, seni öldürmeye kalkışmazlardı. Birileri onlara, onlar sana, sen kim bilir kimlere...
Elimden gelse, seni düşlerimde sevdiklerimi koruduğum gibi, koltuğumun altına sıkıştırıp gökyüzüne çıkarırdım. Şimdi sana yapabileceğim tek yardım, o eli sopalı kalabalığa rağmen, ablamın korkularına rağmen, içeri alıp kedinin elinden canını zor kurtarmış ürkek, sevimli bir fare gibi oturuşunu izlemek...
Ablam, basık damlı kerpiç evinin minicik penceresini açmış, demir parmaklıkların arasından eğilmiş, korku dolu gözlerle bakarak yardım isteyen genci uzaklaştırmaya çalışıyor. “Yok, kardeşim, kesinlikle olmaz. Çabuk git burdan. Ahmet duymasın, öldürür valla bizi!” Herkeste bir ölüm korkusudur gidiyor. Ablamın itirazları süredursun, deniz gözlüyü içeri aldım bile. Şimdi içerde çırpınıyor. Kalabalık gittikçe yaklaşıyor. Bekliyoruz. İçerde korkunç bir sessizlik ve dışarıda korkunç sesler. Bekliyoruz. Yapılacak başka bir şey yok. Kapıya dayansınlar, o zaman yapacağımızı düşünürüz. İnsan sıkışınca kafası daha iyi çalışıyor.
Ve kapıya dayandılar. Çıldırmış bunlar. Kiminin elinde taş, kiminde sopa. “Nerde o ibne çocuğu? Verin onu bize. Kızımıza laf atmak nasıl oluyor göstereceğiz ona!” Hepsi bu çevrenin insanları. Çok ciddiler, mahallenin namusunu kurtaracaklar! Ben onlardan daha ciddiyim, ne pahasına olursa olsun, deniz gözlüyü kurtaracağım. Bir yandan da heyecanlı bir düş görür gibiyim. Korkmuyorum. Çünkü yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.
Deniz gözlü, perdeleri kapalı, loş yatak odasındaki demir karyolanın üzerine oturmuş. Sakin yüzünde, içinde kaynayan korkunun izleri görülüyor. Bağıramıyor, yumruklarını bir yerlere vuramıyor. Tüm darbeleri yüreğine yolluyor. Bu bekleyiş, belki kaçmaktan da zor.
—Abla, biz sizi biliyoruz. Böyle bir şey yapmazsınız, ama bu tarafa geldiğini gördük. Avlu kapısını açtı, sonra yok oldu. Başka nereye gidebilir? Saklanacak başka yer yok bu civarda.
—Ne söylediğinizi kulağınız duyuyor mu? Biz nerden bilelim? Mezarlığa gitmiştir belki. Utanmıyor musunuz böyle kapıya dayanmaya!(Ha şöyle, aferin benim ablama! Sıkışınca demek ki oluyormuş!) Ahmet’i tanımıyormuş gibi konuşuyorsunuz.
Ahmet’i bu koca şehirde bilmeyen mi var. Şu minik pencere başkasının olsa, kırılır, paramparça edilirdi. Ev taşa tutulurdu, içerdekiler dövülürdü, ama Ahmet deyince akan sular durur. Ondan hem korkarlar, hem saygı duyarlar. Haksızlığa katlanamayan, yardım sever kişiliğini herkes bilir. Onun adını duyan kalabalık, isteksiz de olsa, “Kusura bakma abla,” deyip birer, ikişer uzaklaştı.
Ahmet Abi’den korkmuyorum, çünkü yaptığım yanlış değil. Zor durumda kalmış birini koruyorum, hepsi bu. Öyle ya, deniz gözlüden ne bekleyebilirim? Canı tehlikede, tanımadığım biri o. Biraz sonra çekip gidecek. Üstelik plan program yapacak zamanımda yok. Yarım saat sonra “Güle, güle!” diyorum. Gidiyor.

Gitti ve bana deniz mavisi gözlerini bıraktı, teşekkür için. Hala saklarım onları. O küçücük odada neler sormuştum ona, neler konuşmuştuk? Hiçbir şey anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, korku, pişmanlık, minnet dolu, duru mavi gözleri. Onlar çok şey söylemişti. Şimdi arada bir çıkıp gelir gözleri. Belleğimin derinliklerinde nasıl böyle net, lekesiz durabildiklerine şaşarım. Bazen de, inanılması güç ama o an geri geldiğinde sıkıntılarımı unuturum ve deniz gözlüyü sevgiyle anarım. Tıpkı bu günkü gibi.
Okulun kapısındayım. Dolmuşa binmeyi unutup deniz gözlüyle birlikte onca yolu yürümüşüm. Üstelik okula zamanından önce gelmişiz. Peki, o devasa sülük nereye gitti? Sağ ol deniz gözlü.

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP