ÖYKÜ-GİDİYOR MUSUN?

10 Kasım 2010 Çarşamba

G İ D İ Y O R M U S U N?



Bir yağmur, bir kar, bir rüzgâr... Güneş süresiz grevde. Beyaza dargın, yaslı bulutların ardından sarımtırak solgun ışığını gönderip kendisi çıkmıyor. Aç gözlülerin doğaya hoyratlığını protesto ediyor. Yazın balkonda, kışın güneşli günlerde odama sırt üstü yatıp seyrederek peşlerine takıldığım, düşlere daldığım pamuk yığını bulutlar yok artık. İlkokulda öğrendiğim kış ayları çoktan bitmiş olmalı. İlkbahar ortaları, ama kış tüm yüzsüzlüğüyle postu sermiş, gitmek bilmiyor. İnsanların yüzsüzlüğünü sergiliyor aslında. Her sabah umutla kalkıp gökyüzüne bakıyorum. Güneş, binde bir yanılıp yüzünü gösterdiğinde, karamsarlıktan eser kalmıyor bende. Düşlerimi indirip raftan, tozlarını alıyor, sıraya koyuyorum yeniden. Yaşama, umuda dört elle sarılıyorum böyle zamanlarda.

Bazen içime bıçak saplanırcasına bir korku giriyor. Ya dünya hep böyle karanlık kalırsa? İşte yine güneş yok. Soğuk bir rüzgâr, gri bir gökyüzü. Bir yandan kararıp duran hava, bir yandan yorgunluk, bedenimi pelte gibi yapmış, ısrarla yatağa çekiyor. Kafam yastığa değer değmez uyuyacağımı sanıyorum. Oysa düşünceler yatakta daha bir yoğunlaşıyor. Uyumak istemediğim zamanlar aklımın kıyısına bile yanaşmayan düşünceler şimdi saldırıdalar. Yaşadıklarım, yaşayamadıklarım; sevdiklerim, sevmediklerim; aşklarım, pişmanlıklarım... Her şey, herkes bu anı beklermişçesine gözümün önünden gelip geçiyor, beynimde dolanıp duruyor. Döne döne yatağı eskittim. Gündüzleri uyumaya alışık değilim aslında, ama bu yorgunluk uyumadan geçmez. Koyun saymayı deniyorum. Koyunlar ya çok hızlı atlıyor hendekten, ya da kocaman gözlü bir koç hendeğin başında gözlerini bana dikip ısrarla bakıyor, bir türlü atlamıyor. Öteki koyunlar arkada onu bekleyip duruyor, onun atlamaya niyeti yok.
Anlaşılan uyku da aşk gibi. Aramak gereksiz. Gelince yaşamalı. Uyumaktan vazgeçip düşüncelerime dur demeden, yatakta öylece uzanarak dinlenmeye çalışıyorum. Tam o an kulağıma hoş bir ezgi çalınıyor. Flütü andırıyor, ama değil. Çok eskiden, çocukluğumdan tanıdığım bir müzik aletinin sesi bu. Eski bir dosta koşarcasına, bu sıcacık sarmalayan sese ulaşmak için yataktan ok gibi fırlayıp iki adımda balkona varıyorum. Uykudan umudumu kesmişim zaten. Uykuya ne gerek şimdi. Dinlenmeye de boş verip içimi bir anda sevinçle dolduran, karamsarlıklarımdan sıyıran sese koşuyorum.

Başında püsküllü, mavi beresi, omzunda ağzına dek kavallarla dolu bez çantasıyla sağına soluna bakmadan, ağız alışkanlığı, el alışkanlığı kaval çalan, kaval satan bir çocuk ihtiyar. İlk bakışta kaval sattığına inanası gelmiyor insanın. Çantasına sımsıkı sarılmasıyla, koşar adım yürümesiyle, sanki kaval satmıyor da onları bir yere yetiştirecek... Bir gurup meraklı çocuk ardına düşmüş. Bense nasıl bu denli sevinebildiğime şaşarak balkondan onları izliyorum. İçim kıpır kıpır, çocukların arasına karışıvermek istiyorum.
Kavallar, yeni kesilip soyulmuş kavaklar gibi bembeyaz. O kokuyu taşıyor balkona. Dere kenarlarında yetişen söğütlerin, koyun sürülerinin arasındayım şimdi. Saman kokusu, tozlu topraklı yollar, pancar tarlaları, işe giderken çıplak ayakla anızlarda yaptığım koşu yarışmaları, çalı dikenleri, iğde çiçeği kokusu, kerpiç evin önündeki yaban gülleri.. Çocukluğum balkona akın ediyor.
Apartmanların arasından bitiverip çoğalan onlarca çocuk, adamın çevresini sarıyor birden. Rüzgârın önüne katıp gezdirdiği naylon torbalardan biri, şimdi bir çocuğun elinde uçurtma olmuş. Poşet uçurtması göklere yükseldikçe çocuk sevinçten zıplıyor. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi dönüp yaşlı adamın çantasından, adamın göz ucuyla gördüğünü görmeden, gizlice(!) bir kaval alıyor. Karşı apartmandan incecik sesli bir kadın bağırıyor: Ferhaaat, Ferhaaat! Kaça aldın kavalı? Bi tane de Özgür’e alsana.
—Daha parasını vermedim, amcaya sorayım.
Çocuk ihtiyar bir an kaval çalmayı bırakıp çocuğa dönüyor ve gülümsüyor; “Para istemez.” Çocuğa “para istemez” le birlikte sunduğu hafif bir gülümseme ve sımsıcak bakışlar karşılığında, şaşkınlık, utanma, mutluluk, sevgi karışımı bin bir anlatımla dolu bakışlar alarak mutlu oluyor. Paylaşmanın mutluluğu...

Balkondaki kadın değilim şimdi. Kaval alan çocuk oluyorum birden. Hemen ardından dolmuştaki kadınım. Kaldırımda kaval çalan çobanla birlikteyim. Düşlerim, düşüncelerim gezinip duruyor.

XXX

İki-üç dakikalık bir yağmurda sıkışan(yakında bulut görünce sıkışacak olan) trafikte adım adım ilerleyen dolmuşta oflayıp puflamaktansa, dışarıdaki manzarayı ve gelip geçen insanları izleyip hayallere dalıyorum. Bu, oynamaya doyamadığım bir oyun gibi. Her şeye inceden inceye bakıyor, gördüğüm şeyler üzerine düşler kuruyorum; kocaman bir ağaçsa baktığım, onun tepesinde düşlüyorum kendimi, eski bir ev görsem, onu onarıyor, döşüyorum. Gördüklerimin içine giriyor, gördüğüm şeyler oluyorum. Yağmurdan ıslanmış dallar, yaprakların hafif bir rüzgârla titreyişi, yoldan geçenlerin telaşlı yürüyüşleri, ayakkabıları, şemsiyeleri... Her gün geçtiğim yol, her gün bir başka. Ve işte yine aynı yolda, her zamankinden apayrı, yüreğimi hoplatan bir manzara! Bir insan. Bu yolun yabancısı bir insan. Kaldırıma oturmuş kaval çalıyor. Önüne mendil sermemiş, avuç da açmıyor, ama yine de gelen-geçen para bırakıyor.
Şimdi dolmuştan inmek olmaz, ama bir gün mutlaka... Adı konulmamış ‘bir gün’ lerden biri daha ekleniyor listeme. Bir gün Kızlar Ağası Hanı’na gideceğim, bir gün Yasemin’le buluşup çocukları hayvanat bahçesine götüreceğiz, bir gün başkalarını biraz olsun unutup kendime de hırka öreceğim, bir gün kafamda tasarladığım tüm öyküleri kaleme alacağım... Peki, hangi gün? Kim bilir? En uygun zamanda. Uygun zaman bir türlü gelmez, sonunda ‘bir gün’lü kararlar unutulup gider. Bu kez daha kararlıyım. Çünkü o adamı dinlemeyi yürekten istiyorum. Dolmuşla geçerken gözüm hep kaldırımda. Bazı günler göremediğim oluyor, o zaman ödüm kopuyor, bir daha göremezsem, gidip dinleyemezsem diye. Aldığım kararları yaşama geçiremeyişime kızıyorum. Okuldan dönerken bir-iki durak yürüsem, sonra dolmuşa binsem, eve birazcık geç kalsam... Bu kararımla gururlanıyorum, kendime kızgınlığım geçiyor.

İşte aynı yerde. Sırtını duvara vermiş oturuyor. Yaklaşan birilerini görünce, kavalına sarılıyor. Duvarın üstüne çöküveriyorum. Görünüşte çok rahatım, çok özgür gibiyim. İçimde, kendime zaman ayırmaya alışmamışlığın tedirginliği kıyametler koparıyor. Bunca iş varken, kaval dinlemek akıl işi mi? Üç-beş dakikadan ne çıkar? Düşün ki dolmuştasın ve trafik sıkıştı. Eşinin pantolonu ütülenecek, bulaşıklar da var. Ya çocukların kitaplarının kaplanması? Ya kendin? Bırak bir kez de kendileri kaplasın kitaplarını. Bunu pekâlâ becerebilirler. Eşin sakat mı? Pantolonunu kendisi ütülesin. Güzel ütüleyemez. Öğrensin. Sen de çalışıyorsun. Hani onun ezgilerini dinlemeyi çok istiyordun? Oturdun artık kalkmak olmaz. Ağız tadıyla dinle.

Kaval çalıyor, ama aklı duvarın üstündeki kadında. Her gün yüzlerce insan gelip geçiyor, hiçbiri kavalını dinlemeyi istemiyor. Çoğu onu görmeden, görmek istemeden, kendi dertlerinde boğulmuş gidiyorlar. Kimileri ise alelacele birkaç bozukluk fırlatıp yel oluyorlar. Oysa bu elleri kolları kitaplarla dolu garip kadın oturmuş dinliyor. Üstelik öyküsünü merak edip soruyor. Bilmeden köyüne yolluyor onu. Gözünün biri kör olmadan önce çobanlık yaptığı günlere uzanıp geri dönüyor. Dağları bir kez daha kokluyor, sürüden ayrılıp yağlı kuyruğunu sallayarak dağdan aşağı koşan koyuna fırlattığı sopanın ahlât ağacına çarpıp geri dönüşünü, gözündeki korkunç acıyı yaşıyor bir kez daha. Bildiği tek şey, çobanlık yapmak ve kaval çalmak. O dağların kokusunu içine aldığı günler geri gelmemecesine gitmiş, benzerlerini de yaşayamaz. Geriye acıtan anıları ve kavalı kalmış. Farklı bir biçimde olsa da kavalı hala karnını doyurmasına aracılık ediyor.

Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkartıyor. İçinde yalnızca üç sigara kalmış. Sigaralar yamulmuş ve tütünleri yarıya kadar boşalmış. Biri biraz daha sağlam. Sağlam olanı alıp bana uzatıyor. Bu el hareketi… Paketi değil de içinden çıkardığı tek sigarayı uzatması... Allak bullak oluyorum. Ta yüreğimden ince bir sızı kopup geliyor, her yanımı kaplıyor. Bu kez adam beni geçmişime, geçmişte yaşadığım o derin aşka taşıyor bilmeden. O uzatışı öylesine içten, öylesine insani buluyorum ki (tıpkı o zamanlardaki gibi) sigarayı bıraktığıma üzülüyorum. Birazcık ısrar etse hemen alıp o anda yeniden sigara içmeye başlayacağım. Adam, hafif buruk, sigaranın birini cebine koyuyor. Sigara uzatan esmer elin zorladığı kapıları ne denli çabalasam da kapatamıyorum o anda. Konuşmak için kendimi zorluyorum. O ana uyum sağlamaya çalışıyorum.
—İşiniz zor bu kış gününde. Bari altınıza bir şeyler serseydiniz. Kilim falan...
—Üşümüyorum, altımda tahta var.
—Size kolay gelsin.
—Gidiyor musun? Size de kolay gelsin.
İşte bu son sözü söylemeyecektin çoban. Beni bir kez daha darmadağın ettin. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi. “Biraz daha kalsaydın!” dercesine. Bu denli mi yalnızsın? Artık durmak olmaz biliyorum, ama oradan ayrılmak dokunuyor. Gözümün önünde dolanıp duran sigara uzatan eli, kulaklarımdaki “Gidiyor musun,”u yüreğime bastırıp düşte gibi yürüyorum. Dolmuşlar gelip geçiyor yanımdan dolu-boş. Hiçbir şey görmüyorum yoldan ve sigara tutan elden başka. Hiçbir şey duymuyorum “Gidiyor musun” dan başka.

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP