ÖYKÜ-SEN KİMSİN ÇOCUK
28 Eylül 2010 Salı
SEN KİMSİN ÇOCUK
Karşı apartmanda cam silen çocuk, seni anlatmak istiyorum bu gün. Yeşil pijamalarının içindeki incecik bedenini, bordo çoraplarını, gözlüklerini ve hamarat ellerini. Yüreğimdeki acıları bir kenara atıp yeni bir aşk gibi, şimdi gördüğüm seni anlatmalıyım. Seni yazdığımdan habersiz, bir gayret balkon kapısının camlarını silen seni… Seni yazdığımdan habersiz, ama benden haberlisin, biliyorum. Tüm sıkıntılarıma, tüm acılarıma karşın, benim senden haberli olduğum gibi. Televizyon izlemeyi bırakıp birden cam silmeye duruşun boşuna mı? Sonra işin bittiği halde, perdeyi çekmeden, yarı bana dönük oturuşun... Yüzünü göremiyorum, televizyonun yönünü çevirmişsin hafifçe. Anlaşılan bir taşla iki kuş. Hem televizyon izleyecek, hem de bana fark ettirmeden(!) hala sana bakıp bakmadığımı anlayacaksın. Benden bir şey beklediğinden değil elbette. Birinin sana bakması hoşuna gidiyor belki. Neden olmasın? İlgilenilmek kimin hoşuna gitmez ki! Sevilmek, ilgilenilmek...
Seni anlatmak istiyorum çocuk. Parkta bağrışarak top oynayan ufaklıklar kalsın. Kimi askılı pantolon giymiş, kimi kot; kloş etekli sarışın kız ağaca tırmanmaya çalışıyormuş, bana ne. Annesi görür uyarır nasıl olsa. Sahi uyarır mı dersin. Yoksa pencereden kafamı çıkartıp seslensem mi? Ama ben seni anlatacağım, onlar dursun yerinde şimdilik.
Apartmanların üzerinden süzülüp giden şu hırsız martıyı da boş ver. Zaten martılara düşmanım, minicik güvercini bağırta çağırta kapıp götürmüştü biri geçenlerde. O gün bu gündür gözüm hep onlarda. Düşünüp duruyorum, güvercinleri örgütlesek, martılarla baş edemezler mi? Ya martılar da örgütlenirse... Üstelik martıların bu yönünü bilen az, o yüzden de şiirlerinin başköşesine konuk ediyorlar onları. Sen bunları boş ver. Ben seni anlatacağım. Martıları değil. Aklıma gelmişken şöyle bir değindim işte.
Bak senin bitişiğindeki dairede balkon yıkayan çıplak ayaklı, eşofmanlı kız, aklımı çelmeye çalışıyor. Çöküp yerleri kazısa da, saçlarını havalı havalı savursa da onun soğuktan morarmış ellerini, ayaklarını yazamam. Bu soğukta balkon yıkamak da ne oluyor? Bak işte o da kızdı sana, -ağabeyin midir, kimdir?- Bırak artık, dedi. Kızdı, değil mi? Kızar ya, hastalığa davetiye çıkartıyor. Burnu kıpkırmızı olmuş, ayaklar çıplak… Şimdi ikinizin de gözü bende. Ne yazdığımı merak ediyorsunuz. İnat bu ya, ben de perdeyi kapatmayacağım. Sizi görmüyormuş gibi yapıp yazıp duracağım. Meraktan çatlayın. İstediğiniz mesleği yakıştırın. Neysem neyim... Ben zaten sizi yazmayacaktım. Öyle bir gözüme takıldınız, hepsi bu.
Bırakalım şimdi şu balkon yıkayan kızı. Karşıdaki kız yurdunun balkonundaki çamaşırlar da neyime gerek. Rengârenk. Rüzgârda uçuşarak kuruma telaşındalar. Ben seni, o pijamaların içinde kaybolmuş incecik bedenini ve... İyi de başka neyini anlatayım be çocuk? Daha bu gün gördüm seni. Bugün, bu saat, az önce gördüm. Uzaklardan geldin belki. Hangi bölüm, bilemem. Ama üniversitede okuyorsun. Belki de titiz bir ananın tek oğlusun. Temizleyip duruşun ondandır. Biraz daha ipucu verseydin bana. Sana niye takılıp kaldım bilmiyorum. Geçmişimden bir şeyler mi buldum? Bir mimik, bir hareket, bir bakış. Sevdiğim, göremediğim birine mi benziyorsun? Nedeni ne olursa olsun, seni görünce, derinlerden, çok derinlerden gelen bir ışık süzüldü içime. Yaz bu çocuğu, dedi öteki benim. Peki, nesini yazayım? İstesem, gider tanışırım. Yo, böylesi daha iyi. Bana uzaktan getirdiğin ışıkla kal orada. Belki bir dahaki cam silişinde daha çok tanırım seni çocuk. Belki tanımaya çalışmam bile. Kim bilir, güzel olan, bu gün hoş bir esinti gibi dünyama girip çıkıvermendir.
Hoşça kal çocuk.
0 yorum:
Yorum Gönder