ÖYKÜ-SUNA
23 Ağustos 2010 Pazartesi
S U N A
Pazarın girişinde, meyve-sebze taşıyan tek atlı arabalar yok denecek kadar az artık. Gün, kamyonetlerin günü. Israrla direnen birkaç arabacı, kamyonetlerden ürken atlarının dizginlerini çekiştirerek aralara sokulmaya çalışıyorlar. İki büklüm yük taşıyan hamallarınsa tek rakibi birbirleri. Hamalların dışında her şey değişmiş. Çevrede yeni açılan dükkânlar, yenilenen kaldırım taşları(yine çamur içinde, ama artık kare değil,’S’ şeklinde), kamyonetler... Hiçbir şey, satıcı olarak o ilk Pazar deneyimini yaşadığı günkü gibi değil.
Kolunda, maydanoz dolu kocaman bir sepet. Tabanı yere değiyor. Sürüklercesine taşımaya çalışıyor. Daha pazarın girişinde kaçmayı düşünüyor. Kalabalık ürkütüyor. Garip bir gezegenin ortasında bir başına kalmış gibi. Ürkek ürkek çevresine bakınarak, yavaş adımlarla, oyalana oyalana pazara giriyor. Bayan satıcılardan birinin yanındaki boşluğu gözüne kestirip sepetini yerleştiriyor. Pazardaki öteki satıcılar gibi bağırmayı bırakın, kafasını kaldırıp çevresine bile bakamıyor. Oysa böyle başı önde suçlu gibi maydanoz satılmaz ki! Tam bütün cesaretini toplayıp gözlerini şöyle bir gezdireyim derken, onu görüyor. Öğretmeni!.. Düşlerinde babasının yerine koyduğu, kutsal değerler yüklediği, ulaşılmaz kişi. Onu oralarda görmemeli! Okul ve pazarcılık, kitaplar ve maydanozlar... Çocuk aklı bunları bağdaştıramıyor. Maydanoz satmak dünyanın en ayıp işiymiş gibi, sepeti koluna takıp incecik bacaklarının var olan son gücüyle koşuyor, koşuyor. Hedef evleri. Sanki biri arkasından yetişip yakalayacakmış gibi korkuyor. Eve vardığında soluk soluğa. Hıçkırarak ağlamaya başlıyor birden. Annesi korkuyor.
-Ne oldu, kızım?
........................
-Konuşsana, kötü bi şey mi oldu?
-Oldu tabii.
-Ne oldu? Söylesene, insanı çatlatma.
-Ne olacak, öğretmenimi gördüm. O da beni görmüştür kesin. Bi daha beni pazara göndermeyin. Maydanoz falan satmam. Hem o koskoca kadınların arasında işim ne benim? Benden başka çocuk satıcı yoktu. Ben şimdi öğretmenimin yüzüne nasıl bakacam?
XXX
Tek becerisinin son hızla eve koşmak olduğu bu deneyimden sonra ilk kez pazara gidiyor. Bu kez ablasıyla birlikte, üstelik alıcı olarak... Yanında bir büyüğünün olması insana güven veriyor. Tereyağı ve peynir alacaklar. Ablası, önceden tanıyormuşçasına, yağ-peynir satan bir kadına doğru yürüyor. Kadını yakından görünce, belleğine doğru kısacık bir yolculuktan sonra anımsıyor. Daha önce annesinin alış-veriş ettiği biri. Kafasında annesinin öğrettikleri dolanıyor ve kadını, onun gözleriyle iyice inceliyor. Başına örttüğü tülbent tertemiz, tırnakları uzun değil, içleri de temiz görünüyor. Öyleyse, yağı-peyniri de temizdir.
Kadın, onları görür görmez ablaya sıkı sıkı sarılıyor. “Yeşil Dürümanı’m, Yeşil Suna’m gibisin. Nasıl kıydılar ona yavrum?” Gözyaşları umutsuzca dökülüyor. Sanki, Suna’yı geri getirecekmişçesine ablaya sıkıca sarılmış, bir türlü bırakmıyor. Daha önceleri, hatta birkaç dakika öncesine kadar, beyaz tülbendi, çiçekli pazen şalvarıyla pazardaki herhangi bir satıcı kadınken, birden çocuğun gözünde büyüyor, değişiyor ve masal kızın annesi, masal kadın oluyor. Düşle gerçek arası yaşadığı o geceyi anımsatıyor tüm ayrıntılarıyla.
Abla alelacele çocukların yataklarını hazırlayıp kendi yöntemleriyle-korkutarak-iki kardeşi yatmaya ikna ediyor. Evdeki yetişkinlerin hepsi bir garip davranıyor. Hiçbiri içerde oturmuyor, bir girip bir çıkıyor, çoğunlukla da dışarıdalar. Çocuk, uğultu halinde kulağına gelen sesleri dinleyerek olanları anlamaya çalışıyor. Sesler bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor. Çocuk uykuya yenik düşmemek için direniyor, ama yine de duyabildikleri yarı düş gibi. Annesi ve komşular avluya toplanmış endişe içinde bir şeyler konuşuyorlar. Bir ara su sesine benzer bir ses duyuyor; devasa bir derenin gümbürdeyerek akışı gibi. Yarım yamalak duyduklarını birleştirince, sel geldiğini anlıyor. Erkekler, yolun kenarındaki derenin taşmasını engellemek için kıyıyı toprak ve taşlarla besliyorlarmış. Artık suyun gizemli uğultusunu duyabiliyor, ya da düşlüyor, duyduğunu sanıyor. Derenin kenarında, suyun evlerden yana taşmasını engellemeye çalışanların çabasına katılıyor, yatağın içinde kan ter içinde kalıyor. Kalkıp büyüklerin yanına gitmesi yasak. Oysa bedeni yatakta, aklı dere kenarında, kulağı dışarıda. Bir yanda uyku, bir yanda dışarıdaki sesler...........bir biri, bir öteki çekiştirip duruyor onu kendisine doğru.
Gittikçe yaklaşan ayak sesleri geliyor. Pat, pat, pat.....birileri koşuyor, bir yerlere doğru. Peki nereye? Bu yoldan pek gelip geçen olmaz. Yoksa selden mi kaçıyorlar? Çocuk meraktan ölecek. Ayak seslerinin ardından bir sessizlik oluyor. Beş-on dakika sonra yine ayak sesleri... Ve abla telaşlı telaşlı avluya giriyor.
-Suna’yı kaçırmışlar.
-Hangi Suna’yı?
-Hani pazarda her zaman yağ, peynir aldığımız kadın var ya, onun kızı.
-Sen nerden duydun?
-Az önce annesiyle babasını gördüm. Aramaya çıkmışlar. Beş dakka önce at kuyruklu bir kızın koşarak geçtiğini gördüydüm, ama karanlıkta tanıyamadıydım. Onun arkasından da iki oğlan koşuyordu. Millet zaten can derdinde. Kimin aklına gelirdi ki!
Sabah her yer pırıl pırıl. Derenin kenarında sel sularının bıraktığı kahverengi çamur olmasa, gece yaşananların düş olduğunu sanacak. Abla yine evde yok. Babanın deyimiyle “ayaklı gazete”. Haber toplamaya gitmiştir. Hemen hemen her gün, iki kilometre yolu üşenmeden yürüyüp şehre iniyor. Her seferinde de inişine bir kılıf uyduruyor. Bazen bir makara, bazen astarlık kumaş, ya da makine iğnesi alacak oluyor. Ama mutlaka yeni haberlerle geliyor. İyi, ya da kötü. Yine bir haberi var.
-Suna ölmüş.
-Daha dün gece kaçırmamışlar mıydı onu? Kim öldürmüş?
-Kaçıranlardan biri. Gözleri kör olasıcalar, nasıl kıymışlar güzelim kıza! Allah ikisinin de belasını versin!
Suna’yı kaçıranlardan biri sevgilisi, öteki ona yardım amacıyla gelen arkadaşı. O da içten içe Suna’ya aşık. Suna neden onun olmasın? Ereğli’den geçip Şeker Pınarı’na, Tekir Yaylası’na varıyorlar. Yaylada bir paylaşım kavgası başlıyor. Suna benim, Suna senin...Suna şaşkın. Ona soran yok. Sevgilisine kavuşmanın sevincini yaşayamadan, aradan kayıp gidiyor.
Çocuk, pazarı, alış-verişi unutmuş. Ablanın gözlerinde Suna’ya dalmış. Sel gecesi görmeden gördüğü, incecik atkuyruklu saçıyla yeni bir yaşama, yeni bir umuda koşan yeşil Suna’yı arıyor. Kafasında Suna’nın ayak sesleri gümbürdüyor, bir de Rıza Konyalı’nın onun için yaktığı türkünün bölük pörçük sözleri: Şeker pınarından bir su içtin mi?...Benim yarim...sulandı...Tekir’e vardım da hava bulandı...Adana’ya bir kız geçmiş gördün mü?....gördün mü?..