ÖYKÜ-YEĞEN

18 Haziran 2010 Cuma

Y E Ğ E N

May oteli, hakkında türlü söylentilerin dolaştığı, bir zamanların ünlü otellerinden. İşe mafya karışmış, kara para aklamak için kullanılmış deniliyor. Dolup taşarmış eskiden. Şimdi bomboş. Bahçesini otlar bürümüş. Aynalı kapılar, merdivenler, merdivenlerin altından balkona doğru yardım istercesine uzanan mor begomfiller yalnız, mahzun. Terkedilmişliğin sızısı sinmiş her yere. Eski günleri anımsatan yalnızca bahçede otlayan atlar. Kırık ağaç dalları otelin bırakılmışlığını daha bir pekiştiriyor.
Bu gün atlar yok. Otelin bahçesindeki zeytin ağaçlarının altında yemek yiyenler, bahçe duvarının üzerinde güneşlenenler hep var. Değişik kesimlerden insanlar bu sahilde buluşmuş, ama kaynaşamamışlar.
Bir yanda, sahildeki zeytin ağaçlarının altına sofra kuranlar, bir yanda son model arabalarıyla hava atan bikinili kızlar. Bir de gelenekselle modern arasında sıkışıp kalmış, bocalayanlar... Ne sofra kurabiliyorlar sahile, ne de yemekten vazgeçebiliyorlar. Çocuk bu; moderni, gelenekseli ne bilsin. Evde hazırlanmış ekmek arası sandviçini kaptığı gibi “Otur, burada ye!” lere aldırmadan sahilde döke saça yemeye başlıyor. Anneler yerin dibine geçe dursun, babalar oralı bile olmuyorlar.
Sahilin hayli uzak bir kıyısında, sadece kaba inşaatı bitmiş, bazılarını içinde işçilerin yatıp kalktığı yazlık evler sıra sıra sırıtıyor. Manzarayı betonlama çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Yılda yalnızca bir-iki ay, belki bir-iki hafta kalacakları evlerini, sahilin katli pahasına yaptıranların mutluluğuna diyecek yok. Bu evleri her görüşümde, “Keşke bunların yapımı yasaklansa da devlet birkaç katlı yazlık evler yaptırıp kiraya verse !” ütopyası şöyle bir konuk oluyor içime. Ta uzaklarda, bu evlerde çalışan işçilerin kıpırtısını görebiliyorum. Bir yanda çalışanlar, bir yanda denizin tadını çıkaranlar... Bir-iki kilometre uzaktaki bir otelin bahçesindeki çeşmeden su taşımak zorunda olsak da, denize ulaşmak için dakikalarca yürüsek de, zamanımızın çoğu (özellikle kadınların) yemek yapıp bulaşık yıkamakla geçse de, görünüşte biz de denizin tadını çıkartan şanslılardanız.

XXX


Yakınımızdaki zeytin ağacının altına, kuru otların üzerine, hemen kalkıp gidecekmiş gibi çökmüş. Orta yaşlı, kara-kuru bir adam. Gömleğinin cebinden sigara ve kibrit çıkartıyor. Sigarasını yaktıktan sonra kibriti cebine koyuyor. Sigarasından şöyle bir nefes çekip çevreyi incelemeye koyuluyor. Denize girecekmiş gibi bir hali yok. Bakışları bizden yana yöneldiğinde daha sigarasının yarısını bile bitirmemişti. Alelacele sigarasının kalanını kuma gömüp bir sigara daha çıkartıyor ve bize doğru yürüyor.
—Amca ateşin var mı? Gömleğinin sağ cebinde az önce koyduğu kibrit kabarıp duruyor, kafasını uzatıverecek neredeyse! Nerelisin amca?
—Niye sordun? Mehmet konuşmak istemiyor. ‘amca’ sözüne bozulmuş gibi. Adamın sorusuna, içinde “Sana neler!”, “ Seni ilgilendirmeziler”, “Kazık kadar adamsın, nerden amcan oluyorumlar?” barındıran bir başka soruyla karşılık veriyor: Sen nerelisin?
Eliyle sol yakadaki köyleri işaret ediyor. “Taaa o köylerde çobanım. Ben aslında Sökeliyim. Biraz beride kalıyom. Sorma amca, morallerim çok bozuk. Koyunları beriye getiriyom, orda ot yok. Hanımla çocuklar köyde kalıyo. İneklerin başındalar. Ben burda koyunlara bakıyom. Nereliyim dediydin amca?
—Manisalı.
—İçinden mi?
Her cümlenin ya başında, ya sonunda ısrarla ‘amca’ demesi Mehmet’i iyice kızdırıyor. Yüzünden, ses tonundan belli, patlamak üzere.
—Soma’lıyım. Sabahtan beri amca deyip duruyorsun, sen kaç doğumlusun?
—Kırk dokuz.
—Ben elliliyim. Bu kez öfkesinin haklı çıkmasının gururu gelip oturuyor dudaklarına belli belirsiz. “Gördün mü, amca olacak kadar yaşlı değilim!” okunuyor yüzünden.
—Benden küçükmüşsün be amca. Amca be, (‘amca’nın dozunu sanki inadına daha da artıyor.) moralim çok bozuk. Çoluk çocuktan ayrıyım. Hepsi köydeler. Oğlan desen İmam Hatip’de okuyo. Lise sonda.
—İmam mı yapacaksın?
—Öyle olacak, tertip.
—Öte dünyanı garantiye alacaksın desene!
—İlahi tertip, sohbetin çok hoş. Demek şimdi sen Manisalısın? Benim bi asker arkadaşım vardı, Manisalı. Ama o Alevi’ydi. Ben değilim.
—Alevileri sevmiyor musun?
—Hepimiz Allah’ın kuluyuz, amca. ‘Amca’ diyom ya, sen benden ufakmışsın. Ağız alışkanlığı işte. Senden iyi olmasın, o arkadaşım öyle iyi bi insandı ki, şimdi görse, boğazlarıma sarılır. Kardeşim gibi severim. Sazı o bırakır, ben çalardım. Ben de güzel saz çalarım.
—Benim bildiğim, çobanlar kaval çalar.
—Ben saz çalıyom. Dinleyen yok ya, olsun. Oğlan bana kızıyo; “Baba bırak o sazı, koyunlar kaçıyo!” diyo.
Konuşurken kırpıştırıp durduğu serçe gözlerine minicik mutluluk pırıltıları gelip gidiyor. Konuşacak birini bulmanın sevinci ve onu kaybetmeden her şeyi anlatıp bitirebilmenin telaşıyla üst dudağını hafifçe yukarı kaldırıp gözlerini kırpıştırarak hızlı hızlı anlatıyor.
—Adresin varsa, ver de tertip sana davetiye göndereyim. Bu ay kızım evleniyo.
Bir yanıt alamayınca, istenmediğini anlamanın hüznüyle biraz mahcup, önerisini yineliyor. Varsa tabii.(Vermek istersen, diyemiyor. Bir devlet memurunun belli bir adresi olacağını o da biliyor, ama geri çevrilme korkusuyla ‘varsa’ yı yeğliyor.)
—Kusura bakma, ben biraz uzanıp dinlenecektim.
—Hadi sen yat tertip, ben de oturup kafamı dinleyim.
On dakika kadar oturduktan sonra, kalkıp sahilde yürümeye başlıyor. Birilerinden daha ateş istiyor ve ayaküstü konuşmaya duruyor. Yüzünü göremiyorum, yine sigarasını eline alıp ateş istediği anlaşılıyor. Onlarla pek uzun konuşmuyor, sigarasını yakıp sahil boyunca yürüyüp gidiyor.
Bir-iki dakika sonra da Mehmet kalkıp denize giriyor. Biri, kurtulmanın sevincini, öteki ise reddedilmenin burukluğunu yaşayan iki adam. Bir ona, bir ötekine bakıyorum. Erkek olmak, yoluna çıkmak istiyorum. Benden ateş istesin, konuşsun, dinleyim, istiyorum......

Birkaç gündür, sürekli sahilde dolaşıp ondan, bundan ateş isteyerek konuşacak birilerini arayan bu adama alıştım sanki. Hemen her gün geliyor, ama artık bize yanaşmıyor, yalnızca selamlaşıp gidiyor. Belki de onu anlayacak, dinleyecek birini arıyordur. Öyle birilerinin varlığından hala umutlu demek. (Ne güzel!) Kırmızı-yeşil çizgili tişörtü hep üstünde. Bu yüzden, eğer sahile gelmişse, hemen ayırt edebiliyoruz. Sık sık kullandığı ‘amca’ sözünden dolayı adını ‘yeğen’ koyduk.
“Bak senin yeğen iskeleye doğru gidiyor.” “Bu gün yeğen gelmemiş” “Yeğen bu gün bizden önce gelmiş.” Mehmet her sahile inişinde “Yeğen gelmiş mi?” diye soruyor. Belki öylesine. Belki de değil. Kim bilir?

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP