ÖYKÜ-BİRİLERİ

9 Haziran 2010 Çarşamba

BİRİLERİ

 

                Sessizliği yırtarcasına bağırıyor yine. Hep aynı makamda; birinci normal, ikincinin ilk hecesi hedefini bulmak için uzuyor, uzuyor ve birden pat diye kesiliyor: Boza, booooza. Kaymak booooza.

                Demek buralara da gelirdin bozacı. İyi ki geldin. Bilmeden beni sevindirdin. Adlandıramadığım duyguların kıyısından sokuluverdin.

                Yeni tanıştığım birinin evine konuk gelmiş gibiyim. Tedirginim. Koltuklara, sandalyelere, duvarlardaki resimlere bakıp avunmaya çalışıyorum. Bunlar benim eşyalarım, yıllardır kullandığım, yıpranmış ama benim. Bunlar alışkanlıklarımın birer parçası. Şu masada oturup sayısız kez mektuplar yazdım, öyküler şiirler çalıştım. Kitaplarımın hepsi burada. Öyleyse neden bu yabancılık duygusu bırakmıyor yakamı? Bazen birden kalkıp gitmek istiyorum, işin ayırtına varınca, umarsız çöküp kalıyorum.

                Nedir bu duygunun adı? Alışkanlık mı? Bir yandan güzel bir yanımız, bir yandan en kötü. Ya çevremizdeki insanlara, nesnelere alışamasaydık, hep bir yabancılık duygusuyla yaşamak ne denli zor olurdu kim bilir! Bu kez de yabancılık duygusuna mı alışırdık? Belki de gerçek tehlike alışkanlıklarımızın tutsağı olmamızdır. Kahve alışkanlıkları, okeyler, öğretmen evleri, danslı-tepinmeli yemekler; pastalı, börekli günler, mevsim sonu alış verişleri, televizyon karşısında geçirilen akşamlar ve daha niceleri... Hepsi bir görevi yerine getirir gibi yaşanıyor. Çizginin dışına çıkmak huzursuzluk veriyor, günü eksik yaşamışlık duygusu yaratıyor kişide.

 

                Bir yanda alışkanlıklarımız, bir yanda değiştirmek istediklerimiz, kurtulmak istediğimizi söylediklerimiz... Kentler, mahalleler, iş yerlerimiz, yaşadığımız çevre. Kaçıp kurtulmak istediklerimiz. Kaçınca da tuhaf bir biçimde özlediklerimiz. “Bu evden çıksam bir daha dönüp bakmam!” dediğim beton duvarlar, bir türlü ağartamadığım karolar, günaydınıma “Nereden tanışıyoruz? Sen de kimsin?” bakışıyla karşılık veren komşular bile gözümde tüter gibi. Belki de aradığım onlar değil, yalnızca alışkanlıklarım. Ben değil miydim alışkanlıklara burun kıvıran, farkına varmadan edindiğim alışkanlıkları değiştirmeye çalışan? Şimdi eski evimle tek benzerlik olan bozacının sesine mal bulmuş gibi sarılmaya kalkışıyorum. Nedir bu duygunun adı bilemiyorum. Yalnızlık desem, yalnızlığın en koyusunu çevremiz insanlarla doluyken yaşıyoruz.

 

            Pencereden Atatürk Mahallesi’nin alt yanındaki çıplak kayalar görünüyor. Simsiyah taşlar içimi daha bir karartıyor. Tek avuntum okumak. Gece gündüz delice okuyorum. Ne var ki yalnızca okumak yetmiyor. Okuduklarım üzerinde konuşmak tartışmak istiyorum. Bir gün konuşup tartışabileceğim birini bulurum umuduyla ilginç bulduğum, beğendiğim, beğenmediğim bölümlerin altını çiziyor, yanlarına notlar alıyorum. Ama o bir gün bir türlü gelmiyor. Bir türlü birilerini bulamıyorum. Konuşamamanın sıkıntısını her gün daha yoğun yaşıyorum.

 

                Geçen yıl Murat vardı okulda. Zaman, zaman okuduğumuz kitaplar ve güncel konular üzerinde konuşuyorduk. Konuşmalarımızda şiir vardı, roman, öykü, felsefe vardı. Onun gidişi beni büsbütün yalnız bıraktı. Okulda sabahtan akşama dek konuşulan konular aynı: Ortak sorunumuz ders programları(bir türlü beğenmediğimiz), öğrenciler ve dersler dışında, erkekler futbol, bayanlarsa ev işleri, giyim-kuşam ve çocuklarını konuşuyorlar. Bunlar da konuşulmalı elbette, ama yaşam yalnızca ev işleri ve giyim-kuşam değil ki…                Murat’ı arasam, “Gel, okul çıkışı bir yerlere gidelim, oturup konuşalım,” desem. Gelmez. Gelmeyeceğini biliyorum da, neden böyle davrandığını bilemiyorum. Çözemedim. Bilmece gibi. Bir gün, “ Eski kitapçıları dolaşalım, birkaç kitap alırız,” demiştim, kabul eder göründü, ama kesin bir tarih vermedi. Aylar geçti önerimi yineledim, yine aynı yanıt; “Bir gün gideriz.” Bitmeyen, gelmeyen ‘bir gün’ ler... Peşinden koşuyor, zorluyormuşum duygusuna kapılıp vazgeçtim. Benimle oturup konuşabiliyorsa, dışarıda birlikte olmaktan da kaçınmamalıydı. Belki de birçokları gibi kuralların tutsağıdır o da. Öyle ya evlilik var, dedikodular var! Evli bir adam, evli bir kadınla çıkıp dolaşır mı? Konuşacakmışım, aptal olma, haddini bil! Erkek olsaydın neyse. En gelişkin kafalar bile iş uygulamaya gelince bambaşka oluyor, hala öğrenemedin mi? Onlar açık görüşlü, ilerici, kadın özgürlüğünü savunuyor, ama başkaları için. Başkaları da daha başkaları için. Savunmalar sözde kalıyor, artık anla. Yaşamaya gelince her şey başkalaşıyor. Dahası yaşamıyor, oynuyoruz çoğumuz. Toplum kuralları bahanesinin ardına gizlenip gün geçirme oyunu oynuyoruz. Keşke oynamak yerine yaşamayı seçseydik. O zaman bu denli iletişimsiz olmazdık.

 

                Geçenlerde yolda karşılaştım Murat’la. Okula gidiyormuş. Beni görünce yanıma geldi. Bir-iki dakika konuştuk. Ödünç aldığım kitabı yanımdaydı, onu verdim. Kitap hakkındaki düşüncelerimi sordu.

                —Bu öyle ayaküstü konuşulacak bir konu değil ki, keşke konuşabilseydik. Kitapla ilgili notlar aldım, tartışmak istiyorum.

                —Olur, konuşuruz bir gün.

                —Ne zaman? Aynı okulda değiliz artık, programlarımız da uyuşmuyor. Sen okula giderken, ben dönüyorum. Yani okulda olmaz bu iş. Patlayacağım inan ki. Ne biçim bir yer burası? Konuşacak insan bulamıyorum.

                —Yaz o zaman.

                —Neyi?

                —Bütün bunları. Konuşamadığını, tartışamadığını yaz.

                —Olur. Seni de yazarım.

 

                Kızmıştım. Kırılmıştım. “Seni de yazacağım,” derken, “Senin de kuralların tutsağı olduğunu yazacağım,” demek istiyordum. Demek onca güzel düşünceyi barındıran kafasında hala eğitemediği bir yön var. Kabul ediyorum, herkesin bir ilkel yönü vardır, ama onunki aydınlık düşünceleriyle bağdaşmıyor. Hani ilkeleri olan biriydi, kurallar onu bağlamıyordu, doğru bildiğini yapıyordu. Çoğu kez dışlanmayı bile göze alıyordu. Ya şimdi? Başkalarının kurallarına yenik düşmek yakışır mı onun gibi birine?

 

                Yalnızlığımın arasına süzülüp gelen bozacının sesi ne çok şeyi getirdi odama. Dört elle tutundum havada kayıp giden bu sese. Gitsem, boynuna sarılıp “Sağ ol, ilaç oldun yalnızlığıma,” desem, anlar mı? Hiç sanmam. “Deli bu kadın!” der. “Aklını kaçırmış!” Eskiyle yeni arasında bağ olduğunu bilmez. Bozacıya içten teşekkürlerimi içimden ediyorum. Sevincimi içime gömüyorum. Zaten güzellikleri hep içimize gömmüyor muyuz? Öfkemiz, acılarımız çırılçıplak. Kızmak, bağırmak ayıp değil, hatta küfretmek bile. Ama sevgimiz, sevinçlerimiz en büyük günahlar gibi saklanır. Çoğumuzun sevgisini ortaya çıkaracak birileri gerek. Madenciler gibi sevgi kazıcıları istiyoruz, böylesine iletişimsiz, böylesine sevgisiz olmamak için. Oysa öyle az ki sevgi kazıcıları!

                Yağmur başladı. Balkon demirlerine, camlara vuruyor tıpır tıpır. Şimdi alır gider özlemimi, ya da yalnızlığımı. Alışırım bu eve de. Kulağım bozacının sesinde, sürekli alıcısı gibi yolunu bekliyorum.

                Boza, booooza...

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP