BABAM SENİN İÇİN AĞLIYOR-ÖYKÜ

15 Haziran 2010 Salı

BABAM SENİN İÇİN AĞLIYOR


Bir türlü eskitemediğin yeşil dallı pazen entarini giymişsin. Dalların yeşili, gözlerinin yeşiline eş. Gülüyorsun, ama gözlerin, o güzelim gözlerin yine bulutlu. Nasıl biriktirdin onca hüznü?
“Allahım n’olur al canımı. İyiler ölür, kötüler kalırmış, o kadar kötü müyüm ben? Ezanlar hürmetine al canımı...” Her ezan okunuşta böyle konuşuyorsun. Ezandan nefret eder oldum. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Seni yitirmenin hüznü çörekleniyor yüreğime, ezan sesiyle. Her çarşıya, pazara gidişin bana bin işkence. Gelişini yürek gümbürtüsüyle bekliyorum. Duyduğum salaları sana yoruyorum. Konuşma böyle n’olur! Bu kalabalık evde beni en iyi sen anlıyorsun. Keşke ben de seni anlayabilseydim. Çabalıyorum, olmuyor. Bilmediğim şeyler var, soramıyorum. Sana sevgimi bile söyleyemiyorum. “Böyle konuşma, seni çok seviyoruz...” diyemiyorum. Bize susmayı öğrettiniz. Tıpkı size öğrettikleri gibi. En yakınımıza uzaktan bakmayı öğrettiniz. Acılarına seyirci kalmak beni yiyip bitiriyor. Sana sarılamamak, sıkıntılarını paylaşamamak öldürüyor. Birlikte görünüyor, yalnız yaşıyoruz. Birbirimize hep uzaktan bakıyoruz. Sevgimiz, mutluluğumuz, acımız öfkemiz hep içimizde. İyiyi de kötüyü de paylaşamadan yaşıyoruz.
“Seksenlik dede gibi oturacağına çorapları yama!” Cevap versene. “Bütün gün tarlada çalıştım, yoruldum,” de. “Sabah ezanla kalktım, hamur yoğurdum, ekmek pişirdim, yemek yaptım,” de. Ne olur konuş! “Elektrik lüks olmaktan çoktan çıktı. Bütün komşuların elektriği var, sen inadından bizi karanlıkta oturtuyorsun!” de. Hadi konuş, hadi konuş...
—Baba bu karanlıkta iğnenin gözünü ben bile göremiyorum.
—Sen sus, bok olmadan kokma! Bu yok zamanda başıma bir de elektrik masrafı çıkartmayın. Masrafımız az sanki. Ortakçılıkla karnımızı zor doyuruyoruz. Hanımlık sizin neyinize. Oturdukları ahır sekisi, çağırdıkları İstanbul türküsü.

XXX

Avluya kocaman bir ateş yakmış komşular. “Ananda değgin var, terleteceğiz,” diyorlar. Seni anlayamadığım gibi, onları da anlayamıyorum. Değgin ne demek? Nasıl terletecekler? Ateşe durmadan çalı çırpı taşıyorlar. Hazreti İbrahim geliyor gözlerimin önüne. Güzel şeyler düşlemek istiyorum, olmuyor. Sen yine suskun, sessiz bekliyorsun.



—Bana tövbe getirt.
—Hayır, olmaz. (Tövbe ölüm demek.)
—Olur.
—Olmaz anne.(Tövbeden nefret ediyorum.)
—Niye ağlıyorsun? Ağlama kızım, bu herkesin başına gelir. Öleceğimi biliyorum, buna kendinizi alıştırın. Hadi kızım, şimdi bana tövbe getirt.
—Doktora git.
—Kaç kez gideceğim? Bilemediler işte. (Doktorlardan nefret ediyorum.)
İstemeye, istemeye tövbe getirtiyorum. Bir yandan da omuzlarını ovuyorum, ağrısı birazcık azalsın diye. Gözyaşlarım omuzlarına dökülüyor. Bal rengi yeleğinin üstünde gözyaşı damlaları. Oda gurbetten acı, oda ıpıssız. Dışarıda ateş yanıyor. İçimdeki ateşe destek gibi. Umarsızlığın korkunç uçurumundayım. Ne yapabilirim çocuk başımla?
—Tek üzüldüğüm sensin. Benim gibi sessizsin. Ezerler seni de. Kendine iyi bak, ezdirme. Abinler, ablan, hatta kardeşin bile bir yol bulur kendilerine. Sen ağzındaki lokmayı bile verirsin. Bu kadar sessiz olma.
İçimde bin bir sevgi sözcüğü, sana açamıyorum. Tövbe getirtiyorum, gereksinimin olmadığını bile bile. Kırılacağını bilmesem, yapmazdım bunu. Kimi kırdın, kimi üzdün? Kendinden başka herkese iyiliğin dokundu. Mahallenin Karamanlı Gelin’i, Güzel Gelin. Kel Hacı’nın Meyrem Aba anlattıydı: Uzun zaman adını söylememişler. Karamanlı Gelin, ya da Güzel Gelin diye anarlarmış. Karamanlı Yenge olduğun günleri de ben biliyorum.

XXX

Koş kızım, şu şeftalileri çalının altında oturan amcalara ver. İşten geliyorlar, yorulmuşlardır. Buz gibi kuyu suyuyla yıkadım. Serin serin yesinler. Çabuk ol, baban görmesin. Akşamüzeri de Göçmen Hatçe’yle Leyli Osman’a uğrayıver. Sepette elma var, ikisine paylaştır. Aman dikkat et baban görmesin. Geçen gün Seyare Aba’ya iki çürük elma verdim diye kıyameti kopardı. Biz iyi kötü bulup yiyoruz, onlar hiç bulamıyorlar.

XXX

Ateş kor olmuş, üstüne yeşil dallar atıyorlar bu kez, bir de Antep kilimini. Yatıyorsun. Kurbanlık koyun gibi. “Oğlunu bana kurban et İbrahim! Oğlunu bana kurban et İbrahim!” Sen kendini kurban ediyorsun sanki.
Evin önünde senin diktiğin yaban gülleri. Gül kümesinin iki yanında biri mor, öteki beyaz leylaklar. Onları da sen dikmiştin. Önde Kadifeler, Akşam Sefaları, Doktor Gözleri, Konya Gülleri... Bütün dünyanı çiçekler doldurmuş, acılarının üstüne diktiğin çiçekler. Bahçenin çevresine duvar görevi görsün diye dikilen yabani iğdeler baharda çiçek açınca mis gibi kokuyor.
Bahçe kapımız yok. Kapı niyetine kocaman bir çalı dalı koyuyoruz. Dikenli olduğundan hayvanlar pek yanaşmıyor.
.
Çalı kapının bir yanından tutup çekiyorlar, açılıyor. İçeriye bir fayton giriyor. Seviniyorum. Hastaneye gideceksin sonunda. Doktorlara güvenmeye başlıyorum. Komşular kollarına girmişler. Duruyor, uzun uzun evin duvarlarına, çiçeklere, ağaçlara bakıyorsun. “Geri döner miyim, Fikriye?” Komşular seni teselli etmeye çalışıyorlar, ama sende ses yok. O tümce sorudan çok, yanıt gibi. “Bir daha evime dönemeyeceğim!” diyorsun sanki.

Sabah erkenden kalkıyorum. Bahçedeki tandırda ekmek pişirmeyi öğrendim. Kardeşim de yemekleri yapıyor. Ablam senin yanında kaldığı için evin bütün işleri bize kaldı. Yakınmıyoruz. Sen hastaneden çıkınca da her işi biz yapacağız. Seni hiç yormayacağız. İneklere bile biz bakıyoruz. Ot yoluyoruz, besliyoruz onları. Sularını veriyoruz. Atların suyunu ben veriyorum artık. Önceleri çok korkuyordum. O kadar büyükler ki, kendimi devler ülkesinde sanıyorum. Kovayı elimde görünce garip bir ses çıkartıyorlar. “Gülüyorlar,” dedim babama, “benimle dalga geçiyorlar. Kovayı taşıyamıyorum, yarım dolduruyorum, belki de ondandır.” Babam, “ Onlar ne anlar dalga geçmekten? Kişniyorlar, susadıklarını belli ediyorlar,” dedi. Sen gelince göreceksin nasıl çalıştığımızı. Seni hiç üzmeyeceğiz. Yarın ben geleceğim hastaneye. Sana anlatacak öyle çok şey var ki. Dün sıra kardeşimdeydi, hiçbir şey anlatmadı. Nasıl olduğunu sorduğumda “İyi,” deyip geçiştirdi.

XXX

“Ağa, ağa..........sabi......” Bu, amcamın sesi. Anlayamıyorum. Niye Çerkezce konuşuyorlar? Gizli bir şeyleri olunca Çerkezce konuşurlardı. Şimdi ne oldu acaba? “sabi” çocuk demek. Başka hiçbir şey anlayamıyorum. Bizden ne saklayabilirler? Hem de gecenin bu saatinde... Yoksa? Akşamüzeri Osman abim gelmişti, “Annem seni istiyor,” demişti babama. “Yorgunum, tarladan yeni geldim, gidemem,” demişti babam. Yoksa? Olamaz! Hani çocukların duası kabul edilirdi? Ne çok dua ettim, sağır mısın Allah’ım? Hani her şey senin elindeydi? Ne istedin ondan?
—Anan ağırlaşmış. Siz sabah amcanlara gelin, oraya çıkaracağız. Şimdi yatın, korkacak bir şey yok.
—Yalancı Allah!
—Sus, günaha girme. O da nerden çıktı?
—Sevmiyorum işte. En büyük falan değil. Annemi yaşatamadıktan sonra, ben n’apıyım onu? Beceriksiz.
—Anan ölmedi gızım. Ağırlaşmış biraz.
—Sen de yalancısın. Öldü işte. Ölmediyse, niye amcam gece yarısı geldi? Niye bizden gizli konuşuyordunuz?


XXX

Kendimi ezdirmedim, seni sevdiğimden, bunun için elimden gelen her şeyi yaptım. Büyüdüm. Oku demiştin, okudum. Şimdi evden ayrılıyorum. Bir siyah-beyaz resmin vardı, büyüttürdüm, odama asmak için. Başka hiçbir şey almadım, anı olsun diye. Aslında ona bile gerek yoktu. Sen tüm renklerinle içimdesin; yeşilli pazen entarin, yeşil gözlerin, zamanından önce ağarmış saçların, siyah beyaz başörtünden çıkmış, alnına gelmiş. Gülüşün var içimde; kırık-dökük, ağlayışın; ince ince, sessizce, kimseye göstermeden, kendine kahredişin var; başkalarının yanlışları için bile...
Eşyalarımı topluyorum, içim buruk. O Antep kilimini götürmek istiyorum. Şimdilik halı almam olanaksız. Zaten daha para kazanmaya başlamadan hayli borca girdim; masa, sandalye, bardak, tabak, v.s. aldım. Bahçeye çıkıyorum. Babama, “Kilimi alayım mı?” diye soracağım. Ağaçların altında yine. Hem ağaçlara aşı yapıyor, hem de türkü söylüyor. (Seni ne çok üzmüştü.) Sesi hüzünlü. “Yazı beraber geçirdik, güzün ayırdı felek...” Güzün değil, “kışın ayırdı felek” olması gerek. Ne diye türkünün sözlerini değiştiriyor? Önce kızıyorum. Niye kış değil de güz? Yoksa senin için mi üzülüyor? O denli duygulu olabilir mi? Bize hiç belli etmedi ki. Yalnızca öfkesini gösterdi. O da sevgisini bir suç gibi saklamıştı belki de. Senden ayrılışımız Eylül’e rastlıyor. Eylül güz ayı değil mi? Belki babam seni seviyordu. Yaklaşıyorum. Ağlıyor! Yüzünü ağacın ardına gizlemiş, ağlıyor. Babam senin için ağlıyor!

BİRİLERİ

0 yorum:

Yorum Gönder

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP