ÖYKÜ-GİDİYOR MUSUN?

10 Kasım 2010 Çarşamba

G İ D İ Y O R M U S U N?



Bir yağmur, bir kar, bir rüzgâr... Güneş süresiz grevde. Beyaza dargın, yaslı bulutların ardından sarımtırak solgun ışığını gönderip kendisi çıkmıyor. Aç gözlülerin doğaya hoyratlığını protesto ediyor. Yazın balkonda, kışın güneşli günlerde odama sırt üstü yatıp seyrederek peşlerine takıldığım, düşlere daldığım pamuk yığını bulutlar yok artık. İlkokulda öğrendiğim kış ayları çoktan bitmiş olmalı. İlkbahar ortaları, ama kış tüm yüzsüzlüğüyle postu sermiş, gitmek bilmiyor. İnsanların yüzsüzlüğünü sergiliyor aslında. Her sabah umutla kalkıp gökyüzüne bakıyorum. Güneş, binde bir yanılıp yüzünü gösterdiğinde, karamsarlıktan eser kalmıyor bende. Düşlerimi indirip raftan, tozlarını alıyor, sıraya koyuyorum yeniden. Yaşama, umuda dört elle sarılıyorum böyle zamanlarda.

Bazen içime bıçak saplanırcasına bir korku giriyor. Ya dünya hep böyle karanlık kalırsa? İşte yine güneş yok. Soğuk bir rüzgâr, gri bir gökyüzü. Bir yandan kararıp duran hava, bir yandan yorgunluk, bedenimi pelte gibi yapmış, ısrarla yatağa çekiyor. Kafam yastığa değer değmez uyuyacağımı sanıyorum. Oysa düşünceler yatakta daha bir yoğunlaşıyor. Uyumak istemediğim zamanlar aklımın kıyısına bile yanaşmayan düşünceler şimdi saldırıdalar. Yaşadıklarım, yaşayamadıklarım; sevdiklerim, sevmediklerim; aşklarım, pişmanlıklarım... Her şey, herkes bu anı beklermişçesine gözümün önünden gelip geçiyor, beynimde dolanıp duruyor. Döne döne yatağı eskittim. Gündüzleri uyumaya alışık değilim aslında, ama bu yorgunluk uyumadan geçmez. Koyun saymayı deniyorum. Koyunlar ya çok hızlı atlıyor hendekten, ya da kocaman gözlü bir koç hendeğin başında gözlerini bana dikip ısrarla bakıyor, bir türlü atlamıyor. Öteki koyunlar arkada onu bekleyip duruyor, onun atlamaya niyeti yok.
Anlaşılan uyku da aşk gibi. Aramak gereksiz. Gelince yaşamalı. Uyumaktan vazgeçip düşüncelerime dur demeden, yatakta öylece uzanarak dinlenmeye çalışıyorum. Tam o an kulağıma hoş bir ezgi çalınıyor. Flütü andırıyor, ama değil. Çok eskiden, çocukluğumdan tanıdığım bir müzik aletinin sesi bu. Eski bir dosta koşarcasına, bu sıcacık sarmalayan sese ulaşmak için yataktan ok gibi fırlayıp iki adımda balkona varıyorum. Uykudan umudumu kesmişim zaten. Uykuya ne gerek şimdi. Dinlenmeye de boş verip içimi bir anda sevinçle dolduran, karamsarlıklarımdan sıyıran sese koşuyorum.

Başında püsküllü, mavi beresi, omzunda ağzına dek kavallarla dolu bez çantasıyla sağına soluna bakmadan, ağız alışkanlığı, el alışkanlığı kaval çalan, kaval satan bir çocuk ihtiyar. İlk bakışta kaval sattığına inanası gelmiyor insanın. Çantasına sımsıkı sarılmasıyla, koşar adım yürümesiyle, sanki kaval satmıyor da onları bir yere yetiştirecek... Bir gurup meraklı çocuk ardına düşmüş. Bense nasıl bu denli sevinebildiğime şaşarak balkondan onları izliyorum. İçim kıpır kıpır, çocukların arasına karışıvermek istiyorum.
Kavallar, yeni kesilip soyulmuş kavaklar gibi bembeyaz. O kokuyu taşıyor balkona. Dere kenarlarında yetişen söğütlerin, koyun sürülerinin arasındayım şimdi. Saman kokusu, tozlu topraklı yollar, pancar tarlaları, işe giderken çıplak ayakla anızlarda yaptığım koşu yarışmaları, çalı dikenleri, iğde çiçeği kokusu, kerpiç evin önündeki yaban gülleri.. Çocukluğum balkona akın ediyor.
Apartmanların arasından bitiverip çoğalan onlarca çocuk, adamın çevresini sarıyor birden. Rüzgârın önüne katıp gezdirdiği naylon torbalardan biri, şimdi bir çocuğun elinde uçurtma olmuş. Poşet uçurtması göklere yükseldikçe çocuk sevinçten zıplıyor. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi dönüp yaşlı adamın çantasından, adamın göz ucuyla gördüğünü görmeden, gizlice(!) bir kaval alıyor. Karşı apartmandan incecik sesli bir kadın bağırıyor: Ferhaaat, Ferhaaat! Kaça aldın kavalı? Bi tane de Özgür’e alsana.
—Daha parasını vermedim, amcaya sorayım.
Çocuk ihtiyar bir an kaval çalmayı bırakıp çocuğa dönüyor ve gülümsüyor; “Para istemez.” Çocuğa “para istemez” le birlikte sunduğu hafif bir gülümseme ve sımsıcak bakışlar karşılığında, şaşkınlık, utanma, mutluluk, sevgi karışımı bin bir anlatımla dolu bakışlar alarak mutlu oluyor. Paylaşmanın mutluluğu...

Balkondaki kadın değilim şimdi. Kaval alan çocuk oluyorum birden. Hemen ardından dolmuştaki kadınım. Kaldırımda kaval çalan çobanla birlikteyim. Düşlerim, düşüncelerim gezinip duruyor.

XXX

İki-üç dakikalık bir yağmurda sıkışan(yakında bulut görünce sıkışacak olan) trafikte adım adım ilerleyen dolmuşta oflayıp puflamaktansa, dışarıdaki manzarayı ve gelip geçen insanları izleyip hayallere dalıyorum. Bu, oynamaya doyamadığım bir oyun gibi. Her şeye inceden inceye bakıyor, gördüğüm şeyler üzerine düşler kuruyorum; kocaman bir ağaçsa baktığım, onun tepesinde düşlüyorum kendimi, eski bir ev görsem, onu onarıyor, döşüyorum. Gördüklerimin içine giriyor, gördüğüm şeyler oluyorum. Yağmurdan ıslanmış dallar, yaprakların hafif bir rüzgârla titreyişi, yoldan geçenlerin telaşlı yürüyüşleri, ayakkabıları, şemsiyeleri... Her gün geçtiğim yol, her gün bir başka. Ve işte yine aynı yolda, her zamankinden apayrı, yüreğimi hoplatan bir manzara! Bir insan. Bu yolun yabancısı bir insan. Kaldırıma oturmuş kaval çalıyor. Önüne mendil sermemiş, avuç da açmıyor, ama yine de gelen-geçen para bırakıyor.
Şimdi dolmuştan inmek olmaz, ama bir gün mutlaka... Adı konulmamış ‘bir gün’ lerden biri daha ekleniyor listeme. Bir gün Kızlar Ağası Hanı’na gideceğim, bir gün Yasemin’le buluşup çocukları hayvanat bahçesine götüreceğiz, bir gün başkalarını biraz olsun unutup kendime de hırka öreceğim, bir gün kafamda tasarladığım tüm öyküleri kaleme alacağım... Peki, hangi gün? Kim bilir? En uygun zamanda. Uygun zaman bir türlü gelmez, sonunda ‘bir gün’lü kararlar unutulup gider. Bu kez daha kararlıyım. Çünkü o adamı dinlemeyi yürekten istiyorum. Dolmuşla geçerken gözüm hep kaldırımda. Bazı günler göremediğim oluyor, o zaman ödüm kopuyor, bir daha göremezsem, gidip dinleyemezsem diye. Aldığım kararları yaşama geçiremeyişime kızıyorum. Okuldan dönerken bir-iki durak yürüsem, sonra dolmuşa binsem, eve birazcık geç kalsam... Bu kararımla gururlanıyorum, kendime kızgınlığım geçiyor.

İşte aynı yerde. Sırtını duvara vermiş oturuyor. Yaklaşan birilerini görünce, kavalına sarılıyor. Duvarın üstüne çöküveriyorum. Görünüşte çok rahatım, çok özgür gibiyim. İçimde, kendime zaman ayırmaya alışmamışlığın tedirginliği kıyametler koparıyor. Bunca iş varken, kaval dinlemek akıl işi mi? Üç-beş dakikadan ne çıkar? Düşün ki dolmuştasın ve trafik sıkıştı. Eşinin pantolonu ütülenecek, bulaşıklar da var. Ya çocukların kitaplarının kaplanması? Ya kendin? Bırak bir kez de kendileri kaplasın kitaplarını. Bunu pekâlâ becerebilirler. Eşin sakat mı? Pantolonunu kendisi ütülesin. Güzel ütüleyemez. Öğrensin. Sen de çalışıyorsun. Hani onun ezgilerini dinlemeyi çok istiyordun? Oturdun artık kalkmak olmaz. Ağız tadıyla dinle.

Kaval çalıyor, ama aklı duvarın üstündeki kadında. Her gün yüzlerce insan gelip geçiyor, hiçbiri kavalını dinlemeyi istemiyor. Çoğu onu görmeden, görmek istemeden, kendi dertlerinde boğulmuş gidiyorlar. Kimileri ise alelacele birkaç bozukluk fırlatıp yel oluyorlar. Oysa bu elleri kolları kitaplarla dolu garip kadın oturmuş dinliyor. Üstelik öyküsünü merak edip soruyor. Bilmeden köyüne yolluyor onu. Gözünün biri kör olmadan önce çobanlık yaptığı günlere uzanıp geri dönüyor. Dağları bir kez daha kokluyor, sürüden ayrılıp yağlı kuyruğunu sallayarak dağdan aşağı koşan koyuna fırlattığı sopanın ahlât ağacına çarpıp geri dönüşünü, gözündeki korkunç acıyı yaşıyor bir kez daha. Bildiği tek şey, çobanlık yapmak ve kaval çalmak. O dağların kokusunu içine aldığı günler geri gelmemecesine gitmiş, benzerlerini de yaşayamaz. Geriye acıtan anıları ve kavalı kalmış. Farklı bir biçimde olsa da kavalı hala karnını doyurmasına aracılık ediyor.

Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkartıyor. İçinde yalnızca üç sigara kalmış. Sigaralar yamulmuş ve tütünleri yarıya kadar boşalmış. Biri biraz daha sağlam. Sağlam olanı alıp bana uzatıyor. Bu el hareketi… Paketi değil de içinden çıkardığı tek sigarayı uzatması... Allak bullak oluyorum. Ta yüreğimden ince bir sızı kopup geliyor, her yanımı kaplıyor. Bu kez adam beni geçmişime, geçmişte yaşadığım o derin aşka taşıyor bilmeden. O uzatışı öylesine içten, öylesine insani buluyorum ki (tıpkı o zamanlardaki gibi) sigarayı bıraktığıma üzülüyorum. Birazcık ısrar etse hemen alıp o anda yeniden sigara içmeye başlayacağım. Adam, hafif buruk, sigaranın birini cebine koyuyor. Sigara uzatan esmer elin zorladığı kapıları ne denli çabalasam da kapatamıyorum o anda. Konuşmak için kendimi zorluyorum. O ana uyum sağlamaya çalışıyorum.
—İşiniz zor bu kış gününde. Bari altınıza bir şeyler serseydiniz. Kilim falan...
—Üşümüyorum, altımda tahta var.
—Size kolay gelsin.
—Gidiyor musun? Size de kolay gelsin.
İşte bu son sözü söylemeyecektin çoban. Beni bir kez daha darmadağın ettin. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi. “Biraz daha kalsaydın!” dercesine. Bu denli mi yalnızsın? Artık durmak olmaz biliyorum, ama oradan ayrılmak dokunuyor. Gözümün önünde dolanıp duran sigara uzatan eli, kulaklarımdaki “Gidiyor musun,”u yüreğime bastırıp düşte gibi yürüyorum. Dolmuşlar gelip geçiyor yanımdan dolu-boş. Hiçbir şey görmüyorum yoldan ve sigara tutan elden başka. Hiçbir şey duymuyorum “Gidiyor musun” dan başka.

Read more...

ANLATI-RÜZGAR

R Ü Z G A R


Yaza özenen bir bahar günü. Şu hafif rüzgâr da olmasa, insan yanıp kavrulacak. İçimdeki bu sevinç, bu coşku havanın güzelliğinden mi, yoksa coşkulu olduğum için mi her şeyi böyle güzel görüyorum? Öyle, ya da böyle şu an her şey güzel.

Güneşe upuzun yatmış dünyayı dinliyorum. Apartmanların arasına sıkışıp kalmış minik parklarda kuş sesleri, çocuk sesleriyle sarmaş dolaş. Arada bir ilerdeki karayolundan kamyon, otobüs sesleri dalgalana dalgalana kulaklarıma, oradan da beynime gelip bilincimin çocuk köşelerini karıştırıyor, anıların örtüsünü kaldırıp orta yere atıveriyor yaşadığım her şeyi.

Adana Asfaltı’nın kenarındaki tarlalarda çalışıyorum. Elimde, boyumdan büyük bir tırmık, yabanın toplayamadığı arpa saplarını topluyorum. Bir gurbet türküsü dilimde. Oysa gurbeti yaşamamışım, hasret ne demek bilmem. Annem istemiş, ben söylüyorum: “Keklik gibi kanadımı süzmedim, murat alıp doya doya gezmedim... Yüksek minareden attım kendimi, çok aradım bulamadım dengimi... Gesi bağlarında dolanıyorum...”

Benim için gurbet, tarla demek. Ev ile tarlanın arası hayli uzak. Evimizi düşünüyorum ve birden orada olmayı özlüyorum. O zaman daha bir içli söylüyorum. Aslında ikircikliyim, bir yandan annemin beğenmesini istiyor, bir yandan istemiyorum. Beğenirse, hüzünlenip gözleri doluyor. Bazen ağlıyor bile. Onu üzmek istemiyorum, ama türkü söylemek hoşuma gidiyor. Özellikle de rüzgâr olduğu zamanlar. Sesimin rüzgârda dalgalanışını izliyorum. Bazen uzak tarlalardan gelen bölük pörçük sesler duyuyorum. Rüzgâr, birbirlerine seslenen, türkü söyleyen, konuşan insanların seslerini, -yarısını yolda döküp saçarak sürükleyip getiriyor. Bir gidip bir gelen bozuk radyo kanalları gibi.

Yaza özenen bu bahar gününde esen sanki yine aynı rüzgâr. Yine beceriksizce sesler taşıyor bana. Bir yandan da sonsuz bir beceriyle içimdeki karamsarlıkları, kötü duyguları silip süpürüyor. Beni alıp çocukluğumun yarı kederli, yarı mutlu günlerine götürüyor. Sonra birden parktaki çocukların arasına karışıyorum. Rüzgâra binmişim, bir orada, bir buradayım.

Read more...

ÖYKÜ-SEN KİMSİN ÇOCUK

28 Eylül 2010 Salı

SEN KİMSİN ÇOCUK


Karşı apartmanda cam silen çocuk, seni anlatmak istiyorum bu gün. Yeşil pijamalarının içindeki incecik bedenini, bordo çoraplarını, gözlüklerini ve hamarat ellerini. Yüreğimdeki acıları bir kenara atıp yeni bir aşk gibi, şimdi gördüğüm seni anlatmalıyım. Seni yazdığımdan habersiz, bir gayret balkon kapısının camlarını silen seni… Seni yazdığımdan habersiz, ama benden haberlisin, biliyorum. Tüm sıkıntılarıma, tüm acılarıma karşın, benim senden haberli olduğum gibi. Televizyon izlemeyi bırakıp birden cam silmeye duruşun boşuna mı? Sonra işin bittiği halde, perdeyi çekmeden, yarı bana dönük oturuşun... Yüzünü göremiyorum, televizyonun yönünü çevirmişsin hafifçe. Anlaşılan bir taşla iki kuş. Hem televizyon izleyecek, hem de bana fark ettirmeden(!) hala sana bakıp bakmadığımı anlayacaksın. Benden bir şey beklediğinden değil elbette. Birinin sana bakması hoşuna gidiyor belki. Neden olmasın? İlgilenilmek kimin hoşuna gitmez ki! Sevilmek, ilgilenilmek...

Seni anlatmak istiyorum çocuk. Parkta bağrışarak top oynayan ufaklıklar kalsın. Kimi askılı pantolon giymiş, kimi kot; kloş etekli sarışın kız ağaca tırmanmaya çalışıyormuş, bana ne. Annesi görür uyarır nasıl olsa. Sahi uyarır mı dersin. Yoksa pencereden kafamı çıkartıp seslensem mi? Ama ben seni anlatacağım, onlar dursun yerinde şimdilik.

Apartmanların üzerinden süzülüp giden şu hırsız martıyı da boş ver. Zaten martılara düşmanım, minicik güvercini bağırta çağırta kapıp götürmüştü biri geçenlerde. O gün bu gündür gözüm hep onlarda. Düşünüp duruyorum, güvercinleri örgütlesek, martılarla baş edemezler mi? Ya martılar da örgütlenirse... Üstelik martıların bu yönünü bilen az, o yüzden de şiirlerinin başköşesine konuk ediyorlar onları. Sen bunları boş ver. Ben seni anlatacağım. Martıları değil. Aklıma gelmişken şöyle bir değindim işte.

Bak senin bitişiğindeki dairede balkon yıkayan çıplak ayaklı, eşofmanlı kız, aklımı çelmeye çalışıyor. Çöküp yerleri kazısa da, saçlarını havalı havalı savursa da onun soğuktan morarmış ellerini, ayaklarını yazamam. Bu soğukta balkon yıkamak da ne oluyor? Bak işte o da kızdı sana, -ağabeyin midir, kimdir?- Bırak artık, dedi. Kızdı, değil mi? Kızar ya, hastalığa davetiye çıkartıyor. Burnu kıpkırmızı olmuş, ayaklar çıplak… Şimdi ikinizin de gözü bende. Ne yazdığımı merak ediyorsunuz. İnat bu ya, ben de perdeyi kapatmayacağım. Sizi görmüyormuş gibi yapıp yazıp duracağım. Meraktan çatlayın. İstediğiniz mesleği yakıştırın. Neysem neyim... Ben zaten sizi yazmayacaktım. Öyle bir gözüme takıldınız, hepsi bu.

Bırakalım şimdi şu balkon yıkayan kızı. Karşıdaki kız yurdunun balkonundaki çamaşırlar da neyime gerek. Rengârenk. Rüzgârda uçuşarak kuruma telaşındalar. Ben seni, o pijamaların içinde kaybolmuş incecik bedenini ve... İyi de başka neyini anlatayım be çocuk? Daha bu gün gördüm seni. Bugün, bu saat, az önce gördüm. Uzaklardan geldin belki. Hangi bölüm, bilemem. Ama üniversitede okuyorsun. Belki de titiz bir ananın tek oğlusun. Temizleyip duruşun ondandır. Biraz daha ipucu verseydin bana. Sana niye takılıp kaldım bilmiyorum. Geçmişimden bir şeyler mi buldum? Bir mimik, bir hareket, bir bakış. Sevdiğim, göremediğim birine mi benziyorsun? Nedeni ne olursa olsun, seni görünce, derinlerden, çok derinlerden gelen bir ışık süzüldü içime. Yaz bu çocuğu, dedi öteki benim. Peki, nesini yazayım? İstesem, gider tanışırım. Yo, böylesi daha iyi. Bana uzaktan getirdiğin ışıkla kal orada. Belki bir dahaki cam silişinde daha çok tanırım seni çocuk. Belki tanımaya çalışmam bile. Kim bilir, güzel olan, bu gün hoş bir esinti gibi dünyama girip çıkıvermendir.
Hoşça kal çocuk.

Read more...

ÖYKÜ-SUNA

23 Ağustos 2010 Pazartesi

S U N A

Pazarın girişinde, meyve-sebze taşıyan tek atlı arabalar yok denecek kadar az artık. Gün, kamyonetlerin günü. Israrla direnen birkaç arabacı, kamyonetlerden ürken atlarının dizginlerini çekiştirerek aralara sokulmaya çalışıyorlar. İki büklüm yük taşıyan hamallarınsa tek rakibi birbirleri. Hamalların dışında her şey değişmiş. Çevrede yeni açılan dükkânlar, yenilenen kaldırım taşları(yine çamur içinde, ama artık kare değil,’S’ şeklinde), kamyonetler... Hiçbir şey, satıcı olarak o ilk Pazar deneyimini yaşadığı günkü gibi değil.
Kolunda, maydanoz dolu kocaman bir sepet. Tabanı yere değiyor. Sürüklercesine taşımaya çalışıyor. Daha pazarın girişinde kaçmayı düşünüyor. Kalabalık ürkütüyor. Garip bir gezegenin ortasında bir başına kalmış gibi. Ürkek ürkek çevresine bakınarak, yavaş adımlarla, oyalana oyalana pazara giriyor. Bayan satıcılardan birinin yanındaki boşluğu gözüne kestirip sepetini yerleştiriyor. Pazardaki öteki satıcılar gibi bağırmayı bırakın, kafasını kaldırıp çevresine bile bakamıyor. Oysa böyle başı önde suçlu gibi maydanoz satılmaz ki! Tam bütün cesaretini toplayıp gözlerini şöyle bir gezdireyim derken, onu görüyor. Öğretmeni!.. Düşlerinde babasının yerine koyduğu, kutsal değerler yüklediği, ulaşılmaz kişi. Onu oralarda görmemeli! Okul ve pazarcılık, kitaplar ve maydanozlar... Çocuk aklı bunları bağdaştıramıyor. Maydanoz satmak dünyanın en ayıp işiymiş gibi, sepeti koluna takıp incecik bacaklarının var olan son gücüyle koşuyor, koşuyor. Hedef evleri. Sanki biri arkasından yetişip yakalayacakmış gibi korkuyor. Eve vardığında soluk soluğa. Hıçkırarak ağlamaya başlıyor birden. Annesi korkuyor.
-Ne oldu, kızım?
........................
-Konuşsana, kötü bi şey mi oldu?
-Oldu tabii.
-Ne oldu? Söylesene, insanı çatlatma.
-Ne olacak, öğretmenimi gördüm. O da beni görmüştür kesin. Bi daha beni pazara göndermeyin. Maydanoz falan satmam. Hem o koskoca kadınların arasında işim ne benim? Benden başka çocuk satıcı yoktu. Ben şimdi öğretmenimin yüzüne nasıl bakacam?

XXX

Tek becerisinin son hızla eve koşmak olduğu bu deneyimden sonra ilk kez pazara gidiyor. Bu kez ablasıyla birlikte, üstelik alıcı olarak... Yanında bir büyüğünün olması insana güven veriyor. Tereyağı ve peynir alacaklar. Ablası, önceden tanıyormuşçasına, yağ-peynir satan bir kadına doğru yürüyor. Kadını yakından görünce, belleğine doğru kısacık bir yolculuktan sonra anımsıyor. Daha önce annesinin alış-veriş ettiği biri. Kafasında annesinin öğrettikleri dolanıyor ve kadını, onun gözleriyle iyice inceliyor. Başına örttüğü tülbent tertemiz, tırnakları uzun değil, içleri de temiz görünüyor. Öyleyse, yağı-peyniri de temizdir.
Kadın, onları görür görmez ablaya sıkı sıkı sarılıyor. “Yeşil Dürümanı’m, Yeşil Suna’m gibisin. Nasıl kıydılar ona yavrum?” Gözyaşları umutsuzca dökülüyor. Sanki, Suna’yı geri getirecekmişçesine ablaya sıkıca sarılmış, bir türlü bırakmıyor. Daha önceleri, hatta birkaç dakika öncesine kadar, beyaz tülbendi, çiçekli pazen şalvarıyla pazardaki herhangi bir satıcı kadınken, birden çocuğun gözünde büyüyor, değişiyor ve masal kızın annesi, masal kadın oluyor. Düşle gerçek arası yaşadığı o geceyi anımsatıyor tüm ayrıntılarıyla.

Abla alelacele çocukların yataklarını hazırlayıp kendi yöntemleriyle-korkutarak-iki kardeşi yatmaya ikna ediyor. Evdeki yetişkinlerin hepsi bir garip davranıyor. Hiçbiri içerde oturmuyor, bir girip bir çıkıyor, çoğunlukla da dışarıdalar. Çocuk, uğultu halinde kulağına gelen sesleri dinleyerek olanları anlamaya çalışıyor. Sesler bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor. Çocuk uykuya yenik düşmemek için direniyor, ama yine de duyabildikleri yarı düş gibi. Annesi ve komşular avluya toplanmış endişe içinde bir şeyler konuşuyorlar. Bir ara su sesine benzer bir ses duyuyor; devasa bir derenin gümbürdeyerek akışı gibi. Yarım yamalak duyduklarını birleştirince, sel geldiğini anlıyor. Erkekler, yolun kenarındaki derenin taşmasını engellemek için kıyıyı toprak ve taşlarla besliyorlarmış. Artık suyun gizemli uğultusunu duyabiliyor, ya da düşlüyor, duyduğunu sanıyor. Derenin kenarında, suyun evlerden yana taşmasını engellemeye çalışanların çabasına katılıyor, yatağın içinde kan ter içinde kalıyor. Kalkıp büyüklerin yanına gitmesi yasak. Oysa bedeni yatakta, aklı dere kenarında, kulağı dışarıda. Bir yanda uyku, bir yanda dışarıdaki sesler...........bir biri, bir öteki çekiştirip duruyor onu kendisine doğru.
Gittikçe yaklaşan ayak sesleri geliyor. Pat, pat, pat.....birileri koşuyor, bir yerlere doğru. Peki nereye? Bu yoldan pek gelip geçen olmaz. Yoksa selden mi kaçıyorlar? Çocuk meraktan ölecek. Ayak seslerinin ardından bir sessizlik oluyor. Beş-on dakika sonra yine ayak sesleri... Ve abla telaşlı telaşlı avluya giriyor.
-Suna’yı kaçırmışlar.
-Hangi Suna’yı?
-Hani pazarda her zaman yağ, peynir aldığımız kadın var ya, onun kızı.
-Sen nerden duydun?
-Az önce annesiyle babasını gördüm. Aramaya çıkmışlar. Beş dakka önce at kuyruklu bir kızın koşarak geçtiğini gördüydüm, ama karanlıkta tanıyamadıydım. Onun arkasından da iki oğlan koşuyordu. Millet zaten can derdinde. Kimin aklına gelirdi ki!


Sabah her yer pırıl pırıl. Derenin kenarında sel sularının bıraktığı kahverengi çamur olmasa, gece yaşananların düş olduğunu sanacak. Abla yine evde yok. Babanın deyimiyle “ayaklı gazete”. Haber toplamaya gitmiştir. Hemen hemen her gün, iki kilometre yolu üşenmeden yürüyüp şehre iniyor. Her seferinde de inişine bir kılıf uyduruyor. Bazen bir makara, bazen astarlık kumaş, ya da makine iğnesi alacak oluyor. Ama mutlaka yeni haberlerle geliyor. İyi, ya da kötü. Yine bir haberi var.
-Suna ölmüş.
-Daha dün gece kaçırmamışlar mıydı onu? Kim öldürmüş?
-Kaçıranlardan biri. Gözleri kör olasıcalar, nasıl kıymışlar güzelim kıza! Allah ikisinin de belasını versin!

Suna’yı kaçıranlardan biri sevgilisi, öteki ona yardım amacıyla gelen arkadaşı. O da içten içe Suna’ya aşık. Suna neden onun olmasın? Ereğli’den geçip Şeker Pınarı’na, Tekir Yaylası’na varıyorlar. Yaylada bir paylaşım kavgası başlıyor. Suna benim, Suna senin...Suna şaşkın. Ona soran yok. Sevgilisine kavuşmanın sevincini yaşayamadan, aradan kayıp gidiyor.

Çocuk, pazarı, alış-verişi unutmuş. Ablanın gözlerinde Suna’ya dalmış. Sel gecesi görmeden gördüğü, incecik atkuyruklu saçıyla yeni bir yaşama, yeni bir umuda koşan yeşil Suna’yı arıyor. Kafasında Suna’nın ayak sesleri gümbürdüyor, bir de Rıza Konyalı’nın onun için yaktığı türkünün bölük pörçük sözleri: Şeker pınarından bir su içtin mi?...Benim yarim...sulandı...Tekir’e vardım da hava bulandı...Adana’ya bir kız geçmiş gördün mü?....gördün mü?..

Read more...

ÖYKÜ-YEĞEN

18 Haziran 2010 Cuma

Y E Ğ E N

May oteli, hakkında türlü söylentilerin dolaştığı, bir zamanların ünlü otellerinden. İşe mafya karışmış, kara para aklamak için kullanılmış deniliyor. Dolup taşarmış eskiden. Şimdi bomboş. Bahçesini otlar bürümüş. Aynalı kapılar, merdivenler, merdivenlerin altından balkona doğru yardım istercesine uzanan mor begomfiller yalnız, mahzun. Terkedilmişliğin sızısı sinmiş her yere. Eski günleri anımsatan yalnızca bahçede otlayan atlar. Kırık ağaç dalları otelin bırakılmışlığını daha bir pekiştiriyor.
Bu gün atlar yok. Otelin bahçesindeki zeytin ağaçlarının altında yemek yiyenler, bahçe duvarının üzerinde güneşlenenler hep var. Değişik kesimlerden insanlar bu sahilde buluşmuş, ama kaynaşamamışlar.
Bir yanda, sahildeki zeytin ağaçlarının altına sofra kuranlar, bir yanda son model arabalarıyla hava atan bikinili kızlar. Bir de gelenekselle modern arasında sıkışıp kalmış, bocalayanlar... Ne sofra kurabiliyorlar sahile, ne de yemekten vazgeçebiliyorlar. Çocuk bu; moderni, gelenekseli ne bilsin. Evde hazırlanmış ekmek arası sandviçini kaptığı gibi “Otur, burada ye!” lere aldırmadan sahilde döke saça yemeye başlıyor. Anneler yerin dibine geçe dursun, babalar oralı bile olmuyorlar.
Sahilin hayli uzak bir kıyısında, sadece kaba inşaatı bitmiş, bazılarını içinde işçilerin yatıp kalktığı yazlık evler sıra sıra sırıtıyor. Manzarayı betonlama çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Yılda yalnızca bir-iki ay, belki bir-iki hafta kalacakları evlerini, sahilin katli pahasına yaptıranların mutluluğuna diyecek yok. Bu evleri her görüşümde, “Keşke bunların yapımı yasaklansa da devlet birkaç katlı yazlık evler yaptırıp kiraya verse !” ütopyası şöyle bir konuk oluyor içime. Ta uzaklarda, bu evlerde çalışan işçilerin kıpırtısını görebiliyorum. Bir yanda çalışanlar, bir yanda denizin tadını çıkaranlar... Bir-iki kilometre uzaktaki bir otelin bahçesindeki çeşmeden su taşımak zorunda olsak da, denize ulaşmak için dakikalarca yürüsek de, zamanımızın çoğu (özellikle kadınların) yemek yapıp bulaşık yıkamakla geçse de, görünüşte biz de denizin tadını çıkartan şanslılardanız.

XXX


Yakınımızdaki zeytin ağacının altına, kuru otların üzerine, hemen kalkıp gidecekmiş gibi çökmüş. Orta yaşlı, kara-kuru bir adam. Gömleğinin cebinden sigara ve kibrit çıkartıyor. Sigarasını yaktıktan sonra kibriti cebine koyuyor. Sigarasından şöyle bir nefes çekip çevreyi incelemeye koyuluyor. Denize girecekmiş gibi bir hali yok. Bakışları bizden yana yöneldiğinde daha sigarasının yarısını bile bitirmemişti. Alelacele sigarasının kalanını kuma gömüp bir sigara daha çıkartıyor ve bize doğru yürüyor.
—Amca ateşin var mı? Gömleğinin sağ cebinde az önce koyduğu kibrit kabarıp duruyor, kafasını uzatıverecek neredeyse! Nerelisin amca?
—Niye sordun? Mehmet konuşmak istemiyor. ‘amca’ sözüne bozulmuş gibi. Adamın sorusuna, içinde “Sana neler!”, “ Seni ilgilendirmeziler”, “Kazık kadar adamsın, nerden amcan oluyorumlar?” barındıran bir başka soruyla karşılık veriyor: Sen nerelisin?
Eliyle sol yakadaki köyleri işaret ediyor. “Taaa o köylerde çobanım. Ben aslında Sökeliyim. Biraz beride kalıyom. Sorma amca, morallerim çok bozuk. Koyunları beriye getiriyom, orda ot yok. Hanımla çocuklar köyde kalıyo. İneklerin başındalar. Ben burda koyunlara bakıyom. Nereliyim dediydin amca?
—Manisalı.
—İçinden mi?
Her cümlenin ya başında, ya sonunda ısrarla ‘amca’ demesi Mehmet’i iyice kızdırıyor. Yüzünden, ses tonundan belli, patlamak üzere.
—Soma’lıyım. Sabahtan beri amca deyip duruyorsun, sen kaç doğumlusun?
—Kırk dokuz.
—Ben elliliyim. Bu kez öfkesinin haklı çıkmasının gururu gelip oturuyor dudaklarına belli belirsiz. “Gördün mü, amca olacak kadar yaşlı değilim!” okunuyor yüzünden.
—Benden küçükmüşsün be amca. Amca be, (‘amca’nın dozunu sanki inadına daha da artıyor.) moralim çok bozuk. Çoluk çocuktan ayrıyım. Hepsi köydeler. Oğlan desen İmam Hatip’de okuyo. Lise sonda.
—İmam mı yapacaksın?
—Öyle olacak, tertip.
—Öte dünyanı garantiye alacaksın desene!
—İlahi tertip, sohbetin çok hoş. Demek şimdi sen Manisalısın? Benim bi asker arkadaşım vardı, Manisalı. Ama o Alevi’ydi. Ben değilim.
—Alevileri sevmiyor musun?
—Hepimiz Allah’ın kuluyuz, amca. ‘Amca’ diyom ya, sen benden ufakmışsın. Ağız alışkanlığı işte. Senden iyi olmasın, o arkadaşım öyle iyi bi insandı ki, şimdi görse, boğazlarıma sarılır. Kardeşim gibi severim. Sazı o bırakır, ben çalardım. Ben de güzel saz çalarım.
—Benim bildiğim, çobanlar kaval çalar.
—Ben saz çalıyom. Dinleyen yok ya, olsun. Oğlan bana kızıyo; “Baba bırak o sazı, koyunlar kaçıyo!” diyo.
Konuşurken kırpıştırıp durduğu serçe gözlerine minicik mutluluk pırıltıları gelip gidiyor. Konuşacak birini bulmanın sevinci ve onu kaybetmeden her şeyi anlatıp bitirebilmenin telaşıyla üst dudağını hafifçe yukarı kaldırıp gözlerini kırpıştırarak hızlı hızlı anlatıyor.
—Adresin varsa, ver de tertip sana davetiye göndereyim. Bu ay kızım evleniyo.
Bir yanıt alamayınca, istenmediğini anlamanın hüznüyle biraz mahcup, önerisini yineliyor. Varsa tabii.(Vermek istersen, diyemiyor. Bir devlet memurunun belli bir adresi olacağını o da biliyor, ama geri çevrilme korkusuyla ‘varsa’ yı yeğliyor.)
—Kusura bakma, ben biraz uzanıp dinlenecektim.
—Hadi sen yat tertip, ben de oturup kafamı dinleyim.
On dakika kadar oturduktan sonra, kalkıp sahilde yürümeye başlıyor. Birilerinden daha ateş istiyor ve ayaküstü konuşmaya duruyor. Yüzünü göremiyorum, yine sigarasını eline alıp ateş istediği anlaşılıyor. Onlarla pek uzun konuşmuyor, sigarasını yakıp sahil boyunca yürüyüp gidiyor.
Bir-iki dakika sonra da Mehmet kalkıp denize giriyor. Biri, kurtulmanın sevincini, öteki ise reddedilmenin burukluğunu yaşayan iki adam. Bir ona, bir ötekine bakıyorum. Erkek olmak, yoluna çıkmak istiyorum. Benden ateş istesin, konuşsun, dinleyim, istiyorum......

Birkaç gündür, sürekli sahilde dolaşıp ondan, bundan ateş isteyerek konuşacak birilerini arayan bu adama alıştım sanki. Hemen her gün geliyor, ama artık bize yanaşmıyor, yalnızca selamlaşıp gidiyor. Belki de onu anlayacak, dinleyecek birini arıyordur. Öyle birilerinin varlığından hala umutlu demek. (Ne güzel!) Kırmızı-yeşil çizgili tişörtü hep üstünde. Bu yüzden, eğer sahile gelmişse, hemen ayırt edebiliyoruz. Sık sık kullandığı ‘amca’ sözünden dolayı adını ‘yeğen’ koyduk.
“Bak senin yeğen iskeleye doğru gidiyor.” “Bu gün yeğen gelmemiş” “Yeğen bu gün bizden önce gelmiş.” Mehmet her sahile inişinde “Yeğen gelmiş mi?” diye soruyor. Belki öylesine. Belki de değil. Kim bilir?

Read more...

BABAM SENİN İÇİN AĞLIYOR-ÖYKÜ

15 Haziran 2010 Salı

BABAM SENİN İÇİN AĞLIYOR


Bir türlü eskitemediğin yeşil dallı pazen entarini giymişsin. Dalların yeşili, gözlerinin yeşiline eş. Gülüyorsun, ama gözlerin, o güzelim gözlerin yine bulutlu. Nasıl biriktirdin onca hüznü?
“Allahım n’olur al canımı. İyiler ölür, kötüler kalırmış, o kadar kötü müyüm ben? Ezanlar hürmetine al canımı...” Her ezan okunuşta böyle konuşuyorsun. Ezandan nefret eder oldum. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Seni yitirmenin hüznü çörekleniyor yüreğime, ezan sesiyle. Her çarşıya, pazara gidişin bana bin işkence. Gelişini yürek gümbürtüsüyle bekliyorum. Duyduğum salaları sana yoruyorum. Konuşma böyle n’olur! Bu kalabalık evde beni en iyi sen anlıyorsun. Keşke ben de seni anlayabilseydim. Çabalıyorum, olmuyor. Bilmediğim şeyler var, soramıyorum. Sana sevgimi bile söyleyemiyorum. “Böyle konuşma, seni çok seviyoruz...” diyemiyorum. Bize susmayı öğrettiniz. Tıpkı size öğrettikleri gibi. En yakınımıza uzaktan bakmayı öğrettiniz. Acılarına seyirci kalmak beni yiyip bitiriyor. Sana sarılamamak, sıkıntılarını paylaşamamak öldürüyor. Birlikte görünüyor, yalnız yaşıyoruz. Birbirimize hep uzaktan bakıyoruz. Sevgimiz, mutluluğumuz, acımız öfkemiz hep içimizde. İyiyi de kötüyü de paylaşamadan yaşıyoruz.
“Seksenlik dede gibi oturacağına çorapları yama!” Cevap versene. “Bütün gün tarlada çalıştım, yoruldum,” de. “Sabah ezanla kalktım, hamur yoğurdum, ekmek pişirdim, yemek yaptım,” de. Ne olur konuş! “Elektrik lüks olmaktan çoktan çıktı. Bütün komşuların elektriği var, sen inadından bizi karanlıkta oturtuyorsun!” de. Hadi konuş, hadi konuş...
—Baba bu karanlıkta iğnenin gözünü ben bile göremiyorum.
—Sen sus, bok olmadan kokma! Bu yok zamanda başıma bir de elektrik masrafı çıkartmayın. Masrafımız az sanki. Ortakçılıkla karnımızı zor doyuruyoruz. Hanımlık sizin neyinize. Oturdukları ahır sekisi, çağırdıkları İstanbul türküsü.

XXX

Avluya kocaman bir ateş yakmış komşular. “Ananda değgin var, terleteceğiz,” diyorlar. Seni anlayamadığım gibi, onları da anlayamıyorum. Değgin ne demek? Nasıl terletecekler? Ateşe durmadan çalı çırpı taşıyorlar. Hazreti İbrahim geliyor gözlerimin önüne. Güzel şeyler düşlemek istiyorum, olmuyor. Sen yine suskun, sessiz bekliyorsun.



—Bana tövbe getirt.
—Hayır, olmaz. (Tövbe ölüm demek.)
—Olur.
—Olmaz anne.(Tövbeden nefret ediyorum.)
—Niye ağlıyorsun? Ağlama kızım, bu herkesin başına gelir. Öleceğimi biliyorum, buna kendinizi alıştırın. Hadi kızım, şimdi bana tövbe getirt.
—Doktora git.
—Kaç kez gideceğim? Bilemediler işte. (Doktorlardan nefret ediyorum.)
İstemeye, istemeye tövbe getirtiyorum. Bir yandan da omuzlarını ovuyorum, ağrısı birazcık azalsın diye. Gözyaşlarım omuzlarına dökülüyor. Bal rengi yeleğinin üstünde gözyaşı damlaları. Oda gurbetten acı, oda ıpıssız. Dışarıda ateş yanıyor. İçimdeki ateşe destek gibi. Umarsızlığın korkunç uçurumundayım. Ne yapabilirim çocuk başımla?
—Tek üzüldüğüm sensin. Benim gibi sessizsin. Ezerler seni de. Kendine iyi bak, ezdirme. Abinler, ablan, hatta kardeşin bile bir yol bulur kendilerine. Sen ağzındaki lokmayı bile verirsin. Bu kadar sessiz olma.
İçimde bin bir sevgi sözcüğü, sana açamıyorum. Tövbe getirtiyorum, gereksinimin olmadığını bile bile. Kırılacağını bilmesem, yapmazdım bunu. Kimi kırdın, kimi üzdün? Kendinden başka herkese iyiliğin dokundu. Mahallenin Karamanlı Gelin’i, Güzel Gelin. Kel Hacı’nın Meyrem Aba anlattıydı: Uzun zaman adını söylememişler. Karamanlı Gelin, ya da Güzel Gelin diye anarlarmış. Karamanlı Yenge olduğun günleri de ben biliyorum.

XXX

Koş kızım, şu şeftalileri çalının altında oturan amcalara ver. İşten geliyorlar, yorulmuşlardır. Buz gibi kuyu suyuyla yıkadım. Serin serin yesinler. Çabuk ol, baban görmesin. Akşamüzeri de Göçmen Hatçe’yle Leyli Osman’a uğrayıver. Sepette elma var, ikisine paylaştır. Aman dikkat et baban görmesin. Geçen gün Seyare Aba’ya iki çürük elma verdim diye kıyameti kopardı. Biz iyi kötü bulup yiyoruz, onlar hiç bulamıyorlar.

XXX

Ateş kor olmuş, üstüne yeşil dallar atıyorlar bu kez, bir de Antep kilimini. Yatıyorsun. Kurbanlık koyun gibi. “Oğlunu bana kurban et İbrahim! Oğlunu bana kurban et İbrahim!” Sen kendini kurban ediyorsun sanki.
Evin önünde senin diktiğin yaban gülleri. Gül kümesinin iki yanında biri mor, öteki beyaz leylaklar. Onları da sen dikmiştin. Önde Kadifeler, Akşam Sefaları, Doktor Gözleri, Konya Gülleri... Bütün dünyanı çiçekler doldurmuş, acılarının üstüne diktiğin çiçekler. Bahçenin çevresine duvar görevi görsün diye dikilen yabani iğdeler baharda çiçek açınca mis gibi kokuyor.
Bahçe kapımız yok. Kapı niyetine kocaman bir çalı dalı koyuyoruz. Dikenli olduğundan hayvanlar pek yanaşmıyor.
.
Çalı kapının bir yanından tutup çekiyorlar, açılıyor. İçeriye bir fayton giriyor. Seviniyorum. Hastaneye gideceksin sonunda. Doktorlara güvenmeye başlıyorum. Komşular kollarına girmişler. Duruyor, uzun uzun evin duvarlarına, çiçeklere, ağaçlara bakıyorsun. “Geri döner miyim, Fikriye?” Komşular seni teselli etmeye çalışıyorlar, ama sende ses yok. O tümce sorudan çok, yanıt gibi. “Bir daha evime dönemeyeceğim!” diyorsun sanki.

Sabah erkenden kalkıyorum. Bahçedeki tandırda ekmek pişirmeyi öğrendim. Kardeşim de yemekleri yapıyor. Ablam senin yanında kaldığı için evin bütün işleri bize kaldı. Yakınmıyoruz. Sen hastaneden çıkınca da her işi biz yapacağız. Seni hiç yormayacağız. İneklere bile biz bakıyoruz. Ot yoluyoruz, besliyoruz onları. Sularını veriyoruz. Atların suyunu ben veriyorum artık. Önceleri çok korkuyordum. O kadar büyükler ki, kendimi devler ülkesinde sanıyorum. Kovayı elimde görünce garip bir ses çıkartıyorlar. “Gülüyorlar,” dedim babama, “benimle dalga geçiyorlar. Kovayı taşıyamıyorum, yarım dolduruyorum, belki de ondandır.” Babam, “ Onlar ne anlar dalga geçmekten? Kişniyorlar, susadıklarını belli ediyorlar,” dedi. Sen gelince göreceksin nasıl çalıştığımızı. Seni hiç üzmeyeceğiz. Yarın ben geleceğim hastaneye. Sana anlatacak öyle çok şey var ki. Dün sıra kardeşimdeydi, hiçbir şey anlatmadı. Nasıl olduğunu sorduğumda “İyi,” deyip geçiştirdi.

XXX

“Ağa, ağa..........sabi......” Bu, amcamın sesi. Anlayamıyorum. Niye Çerkezce konuşuyorlar? Gizli bir şeyleri olunca Çerkezce konuşurlardı. Şimdi ne oldu acaba? “sabi” çocuk demek. Başka hiçbir şey anlayamıyorum. Bizden ne saklayabilirler? Hem de gecenin bu saatinde... Yoksa? Akşamüzeri Osman abim gelmişti, “Annem seni istiyor,” demişti babama. “Yorgunum, tarladan yeni geldim, gidemem,” demişti babam. Yoksa? Olamaz! Hani çocukların duası kabul edilirdi? Ne çok dua ettim, sağır mısın Allah’ım? Hani her şey senin elindeydi? Ne istedin ondan?
—Anan ağırlaşmış. Siz sabah amcanlara gelin, oraya çıkaracağız. Şimdi yatın, korkacak bir şey yok.
—Yalancı Allah!
—Sus, günaha girme. O da nerden çıktı?
—Sevmiyorum işte. En büyük falan değil. Annemi yaşatamadıktan sonra, ben n’apıyım onu? Beceriksiz.
—Anan ölmedi gızım. Ağırlaşmış biraz.
—Sen de yalancısın. Öldü işte. Ölmediyse, niye amcam gece yarısı geldi? Niye bizden gizli konuşuyordunuz?


XXX

Kendimi ezdirmedim, seni sevdiğimden, bunun için elimden gelen her şeyi yaptım. Büyüdüm. Oku demiştin, okudum. Şimdi evden ayrılıyorum. Bir siyah-beyaz resmin vardı, büyüttürdüm, odama asmak için. Başka hiçbir şey almadım, anı olsun diye. Aslında ona bile gerek yoktu. Sen tüm renklerinle içimdesin; yeşilli pazen entarin, yeşil gözlerin, zamanından önce ağarmış saçların, siyah beyaz başörtünden çıkmış, alnına gelmiş. Gülüşün var içimde; kırık-dökük, ağlayışın; ince ince, sessizce, kimseye göstermeden, kendine kahredişin var; başkalarının yanlışları için bile...
Eşyalarımı topluyorum, içim buruk. O Antep kilimini götürmek istiyorum. Şimdilik halı almam olanaksız. Zaten daha para kazanmaya başlamadan hayli borca girdim; masa, sandalye, bardak, tabak, v.s. aldım. Bahçeye çıkıyorum. Babama, “Kilimi alayım mı?” diye soracağım. Ağaçların altında yine. Hem ağaçlara aşı yapıyor, hem de türkü söylüyor. (Seni ne çok üzmüştü.) Sesi hüzünlü. “Yazı beraber geçirdik, güzün ayırdı felek...” Güzün değil, “kışın ayırdı felek” olması gerek. Ne diye türkünün sözlerini değiştiriyor? Önce kızıyorum. Niye kış değil de güz? Yoksa senin için mi üzülüyor? O denli duygulu olabilir mi? Bize hiç belli etmedi ki. Yalnızca öfkesini gösterdi. O da sevgisini bir suç gibi saklamıştı belki de. Senden ayrılışımız Eylül’e rastlıyor. Eylül güz ayı değil mi? Belki babam seni seviyordu. Yaklaşıyorum. Ağlıyor! Yüzünü ağacın ardına gizlemiş, ağlıyor. Babam senin için ağlıyor!

BİRİLERİ

Read more...

ÖYKÜ-KORKULAR

11 Haziran 2010 Cuma

                                            

 

 

                Bir şeyler var bu rüzgârda çocukluğumdan: Harman yerleri, döven, inatçılık simgesi Kırat ve yumuşak başlı Doru... Hepsi dans ediyor karşımda.

                Bir şeyler getiriyor bu rüzgâr çocukluğumdan. Alt üst edip anılar çuvalını salıveriyor gönlümün göğüne.

                İnceden hüzünlü bir ses –düğün günü havaya sıkılan kurşunlardan birinin sekmesi sonucu ölen Çerkez kızı, -gelini mi desem?- güzel Hanife’nin türküsünü söylüyor.

                Kulağımdaki ses alıp götürüyor beni geçmişin gizemli bahçesine. Yaşamadığım zamanları yaşıyor, görmediğim insanları görüyorum bu sesle. Hanife masum, Hanife sitemkar. Onu vuran kurşuna bakıyor, gözleri damadı arıyor, son bir kez görmek için. Gözlerim Hanife’den ayrılmıyor.

                Boğazım düğüm düğüm, gözlerimde kara bulutlar... Kucağımda minik danaya vermek için topladığım sarmaşık otları. Koşum yarıda noktalanmış. Sevincim gölgeleniyor birden.

                Nasıl da korkardım, ben de onun gibi ölürsem diye. Vurup utancın kafasına babama söylerdim: “Kurşun sıkmasınlar benim düğünümde!” derdim. Acaba evlenmesem mi? Ama, gelenekler, görenekler, toplum beni öyle koşullamış ki, evde kalma korkusu, ölüm korkusunun tepesine taht kuruverirdi. Ne yardan, ne serden...

                Tam gelinliğini giyip damatla Çerkez oyunları oynarken... Ne güzel olurdu Çerkez düğünleri. Kızlı, erkekli sabahlara dek eğlenirdik. Adetlerimize kaç-göç girmemişti daha. Şimdilerde biz de öğrenir olduk erkekten kaçmayı.

                Hanife’nin düğünü, asmaların altında yapılan ablamın düğününe karışıyor. Yoksa ablam Hanife mi?  Tam yirmi dört yaşında. Hanife de böyle geç mi evlenmişti acaba? İşte yine kurşun gibi bir korku saplandı içime. Ben de ablam gibi geç evlenirsem!..”Evde kaldı,” diyorlardı. “Zaten Çerkez kızları geç evlenirmiş!”

                Geleneklere kızıyorum: Çocukluğumuzun, genç kızlığımızın sevinçlerini kıymık kıymık eden korkuları bize aşılayan geleneklere. Bunlara sıkı sıkı sarılanlara kızıyorum.

                Bu rüzgârı seviyorum. Kızıma Hanife’yi, ablamı, kendimi anlatıyorum. Kızım kahkahalar gönderiyor korkularıma. Rüzgâr hızlanıyor.

 

Read more...

ÖYKÜ-BİRİLERİ

9 Haziran 2010 Çarşamba

BİRİLERİ

 

                Sessizliği yırtarcasına bağırıyor yine. Hep aynı makamda; birinci normal, ikincinin ilk hecesi hedefini bulmak için uzuyor, uzuyor ve birden pat diye kesiliyor: Boza, booooza. Kaymak booooza.

                Demek buralara da gelirdin bozacı. İyi ki geldin. Bilmeden beni sevindirdin. Adlandıramadığım duyguların kıyısından sokuluverdin.

                Yeni tanıştığım birinin evine konuk gelmiş gibiyim. Tedirginim. Koltuklara, sandalyelere, duvarlardaki resimlere bakıp avunmaya çalışıyorum. Bunlar benim eşyalarım, yıllardır kullandığım, yıpranmış ama benim. Bunlar alışkanlıklarımın birer parçası. Şu masada oturup sayısız kez mektuplar yazdım, öyküler şiirler çalıştım. Kitaplarımın hepsi burada. Öyleyse neden bu yabancılık duygusu bırakmıyor yakamı? Bazen birden kalkıp gitmek istiyorum, işin ayırtına varınca, umarsız çöküp kalıyorum.

                Nedir bu duygunun adı? Alışkanlık mı? Bir yandan güzel bir yanımız, bir yandan en kötü. Ya çevremizdeki insanlara, nesnelere alışamasaydık, hep bir yabancılık duygusuyla yaşamak ne denli zor olurdu kim bilir! Bu kez de yabancılık duygusuna mı alışırdık? Belki de gerçek tehlike alışkanlıklarımızın tutsağı olmamızdır. Kahve alışkanlıkları, okeyler, öğretmen evleri, danslı-tepinmeli yemekler; pastalı, börekli günler, mevsim sonu alış verişleri, televizyon karşısında geçirilen akşamlar ve daha niceleri... Hepsi bir görevi yerine getirir gibi yaşanıyor. Çizginin dışına çıkmak huzursuzluk veriyor, günü eksik yaşamışlık duygusu yaratıyor kişide.

 

                Bir yanda alışkanlıklarımız, bir yanda değiştirmek istediklerimiz, kurtulmak istediğimizi söylediklerimiz... Kentler, mahalleler, iş yerlerimiz, yaşadığımız çevre. Kaçıp kurtulmak istediklerimiz. Kaçınca da tuhaf bir biçimde özlediklerimiz. “Bu evden çıksam bir daha dönüp bakmam!” dediğim beton duvarlar, bir türlü ağartamadığım karolar, günaydınıma “Nereden tanışıyoruz? Sen de kimsin?” bakışıyla karşılık veren komşular bile gözümde tüter gibi. Belki de aradığım onlar değil, yalnızca alışkanlıklarım. Ben değil miydim alışkanlıklara burun kıvıran, farkına varmadan edindiğim alışkanlıkları değiştirmeye çalışan? Şimdi eski evimle tek benzerlik olan bozacının sesine mal bulmuş gibi sarılmaya kalkışıyorum. Nedir bu duygunun adı bilemiyorum. Yalnızlık desem, yalnızlığın en koyusunu çevremiz insanlarla doluyken yaşıyoruz.

 

            Pencereden Atatürk Mahallesi’nin alt yanındaki çıplak kayalar görünüyor. Simsiyah taşlar içimi daha bir karartıyor. Tek avuntum okumak. Gece gündüz delice okuyorum. Ne var ki yalnızca okumak yetmiyor. Okuduklarım üzerinde konuşmak tartışmak istiyorum. Bir gün konuşup tartışabileceğim birini bulurum umuduyla ilginç bulduğum, beğendiğim, beğenmediğim bölümlerin altını çiziyor, yanlarına notlar alıyorum. Ama o bir gün bir türlü gelmiyor. Bir türlü birilerini bulamıyorum. Konuşamamanın sıkıntısını her gün daha yoğun yaşıyorum.

 

                Geçen yıl Murat vardı okulda. Zaman, zaman okuduğumuz kitaplar ve güncel konular üzerinde konuşuyorduk. Konuşmalarımızda şiir vardı, roman, öykü, felsefe vardı. Onun gidişi beni büsbütün yalnız bıraktı. Okulda sabahtan akşama dek konuşulan konular aynı: Ortak sorunumuz ders programları(bir türlü beğenmediğimiz), öğrenciler ve dersler dışında, erkekler futbol, bayanlarsa ev işleri, giyim-kuşam ve çocuklarını konuşuyorlar. Bunlar da konuşulmalı elbette, ama yaşam yalnızca ev işleri ve giyim-kuşam değil ki…                Murat’ı arasam, “Gel, okul çıkışı bir yerlere gidelim, oturup konuşalım,” desem. Gelmez. Gelmeyeceğini biliyorum da, neden böyle davrandığını bilemiyorum. Çözemedim. Bilmece gibi. Bir gün, “ Eski kitapçıları dolaşalım, birkaç kitap alırız,” demiştim, kabul eder göründü, ama kesin bir tarih vermedi. Aylar geçti önerimi yineledim, yine aynı yanıt; “Bir gün gideriz.” Bitmeyen, gelmeyen ‘bir gün’ ler... Peşinden koşuyor, zorluyormuşum duygusuna kapılıp vazgeçtim. Benimle oturup konuşabiliyorsa, dışarıda birlikte olmaktan da kaçınmamalıydı. Belki de birçokları gibi kuralların tutsağıdır o da. Öyle ya evlilik var, dedikodular var! Evli bir adam, evli bir kadınla çıkıp dolaşır mı? Konuşacakmışım, aptal olma, haddini bil! Erkek olsaydın neyse. En gelişkin kafalar bile iş uygulamaya gelince bambaşka oluyor, hala öğrenemedin mi? Onlar açık görüşlü, ilerici, kadın özgürlüğünü savunuyor, ama başkaları için. Başkaları da daha başkaları için. Savunmalar sözde kalıyor, artık anla. Yaşamaya gelince her şey başkalaşıyor. Dahası yaşamıyor, oynuyoruz çoğumuz. Toplum kuralları bahanesinin ardına gizlenip gün geçirme oyunu oynuyoruz. Keşke oynamak yerine yaşamayı seçseydik. O zaman bu denli iletişimsiz olmazdık.

 

                Geçenlerde yolda karşılaştım Murat’la. Okula gidiyormuş. Beni görünce yanıma geldi. Bir-iki dakika konuştuk. Ödünç aldığım kitabı yanımdaydı, onu verdim. Kitap hakkındaki düşüncelerimi sordu.

                —Bu öyle ayaküstü konuşulacak bir konu değil ki, keşke konuşabilseydik. Kitapla ilgili notlar aldım, tartışmak istiyorum.

                —Olur, konuşuruz bir gün.

                —Ne zaman? Aynı okulda değiliz artık, programlarımız da uyuşmuyor. Sen okula giderken, ben dönüyorum. Yani okulda olmaz bu iş. Patlayacağım inan ki. Ne biçim bir yer burası? Konuşacak insan bulamıyorum.

                —Yaz o zaman.

                —Neyi?

                —Bütün bunları. Konuşamadığını, tartışamadığını yaz.

                —Olur. Seni de yazarım.

 

                Kızmıştım. Kırılmıştım. “Seni de yazacağım,” derken, “Senin de kuralların tutsağı olduğunu yazacağım,” demek istiyordum. Demek onca güzel düşünceyi barındıran kafasında hala eğitemediği bir yön var. Kabul ediyorum, herkesin bir ilkel yönü vardır, ama onunki aydınlık düşünceleriyle bağdaşmıyor. Hani ilkeleri olan biriydi, kurallar onu bağlamıyordu, doğru bildiğini yapıyordu. Çoğu kez dışlanmayı bile göze alıyordu. Ya şimdi? Başkalarının kurallarına yenik düşmek yakışır mı onun gibi birine?

 

                Yalnızlığımın arasına süzülüp gelen bozacının sesi ne çok şeyi getirdi odama. Dört elle tutundum havada kayıp giden bu sese. Gitsem, boynuna sarılıp “Sağ ol, ilaç oldun yalnızlığıma,” desem, anlar mı? Hiç sanmam. “Deli bu kadın!” der. “Aklını kaçırmış!” Eskiyle yeni arasında bağ olduğunu bilmez. Bozacıya içten teşekkürlerimi içimden ediyorum. Sevincimi içime gömüyorum. Zaten güzellikleri hep içimize gömmüyor muyuz? Öfkemiz, acılarımız çırılçıplak. Kızmak, bağırmak ayıp değil, hatta küfretmek bile. Ama sevgimiz, sevinçlerimiz en büyük günahlar gibi saklanır. Çoğumuzun sevgisini ortaya çıkaracak birileri gerek. Madenciler gibi sevgi kazıcıları istiyoruz, böylesine iletişimsiz, böylesine sevgisiz olmamak için. Oysa öyle az ki sevgi kazıcıları!

                Yağmur başladı. Balkon demirlerine, camlara vuruyor tıpır tıpır. Şimdi alır gider özlemimi, ya da yalnızlığımı. Alışırım bu eve de. Kulağım bozacının sesinde, sürekli alıcısı gibi yolunu bekliyorum.

                Boza, booooza...

Read more...

ÖYKÜ-MAKİNE

8 Haziran 2010 Salı

 

                Konuksun yine düşlerimde. Anı ağacının dallarında uçarı kuşlarız sanki. Bir aşağı, bir yukarı uçuyoruz.

                İşte gözünden bile sakındığın bahçen. Boynu bükük çiçekler açmış elması, armudu. Kakma aşı yaptığın tüysüz şeftali ilk meyvesini verdi biliyor musun?    Bir dalda eski ceketin, birinde bağ bıçkısı duruyor. Şu ilerdeki kiraz ağacında emektar tırpanın... Hepsi sen sen bakıyor, hepsi sen kokuyor.

                Asmaların budanması gerek, duvarlar hala sıvasız. Ayakkabılarımızı onarırken kullandığın örs, çekiç ve çivilerin bulunduğu eski valiz kapağı yine aynı yerinde; dama giden merdivenin basamaklarının birinde, toz içinde seni bekliyor.

                Bir dikiş makinen vardı hani, anandan kalma. “Parası ödenmedi, anam rahat uyumaz toprakta,” diye bir Rum Kilisesi aramıştın yıllarca. Makineyi bir Rum terziden almışsınız. Parasını ödeyemeden adam ölünce, anan müftüye danışmış: Para yoksul bir Rum’a, ya da Rum Kilisesine ödenmeliymiş. En büyük korkun, bir Rum kilisesi bulamadan ölmekti. Bulup ödediğini duydum sonunda.

                Araladıkça gurbetin kapısını, bir sana, bir makineye bakardım imrenerek, şaşkınlıkla. İkiniz de birer anıttınız gözümde. Neler neler yapmıştınız birlikte. Derisiz avuç içlerin, -Seferberlikte, umarsız bir kış, öküz arabasıyla Konya, Aksaray arasında gazyağı taşırken, ellerin arabanın tekerlek demirlerine yapışakalmış. Arabayı çamurdan çekip çıkarmanın bedeli, yerine yenisini koyamayacağın bir çift avuç içi derisi olmuş.- vadilerden daha derin yarıklarla doluydu. Ellerini her öpüşümde, çocuk düşlerim o anları yaşardı da bize öyle soğuk duruşunu bağışlardım. Derili ellere inat, tüketenlere inat üretip duran ellerin ayrı bir dünyaydı düşlerimde gidip geldiğim.

                Toprakla oynaşın bitince, makineye dönerdin. Oynaşın diyorum, çünkü toprağı ölesiye seviyordun. Biz, “ Satıp savalım şu bahçeyi, büyük şehirlere gidelim,” dedikçe, sen; “Toprağa aşığım, onsuz yapamam!” derdin. Güldüğümüz zamansa; “ İnsan yalnızca insanı mı sever? Toprağa aşkım her şeyden üstün!” diye bizi paylardın. Geceleri soğuktan artan ellerinle çoraplarımızın tabanlarını değiştirir, ayakkabılarımızı onarırdın. Yorulmak yasaktı, sana da makineye de.

                Göremedim gidişinizi; ne senin, ne de makinenin. Bencillik rüzgârları savurmuş her şeyi. Üşüyorum yaz ortasında. Bahçe sensiz, ev sensiz.  Mum tahtası öylece bomboş; makinesiz.

 

 

 

 

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP