26 Mayıs 2013 Pazar


GÜLEN



Hep aynı hikaye geç kalışına neden; sabah evden çıkmadan ortalığı şöyle azıcık toparlayayım, bulaşıkları yıkayıvereyim, azığımı hazırlayım. E, o da azık. İlle de tarlaya gitmek gerekmiyor. Öğle yemeğini okulda yiyor. Hem et yemediği için, hem de her gün oradan yemek pahalıya geldiğinden, okul vakfının yemekhanesinden pek fazla yararlanamıyor. O yüzden de evde ne varsa, ağzı kapalı plastik kaplara, ya da kısa geniş kavanozlara koyup götürüyor. Okula atandığı ilk günlerde adını taşralı koyan birkaç kişi onu dışlamaya çalışıp haline gülüyor, dalga geçiyorlar. O ise, içinde yeşeren utancın başını ezip umursamaz giysilerini geçiriyor ve “ Kimseyi takmıyor, kimseyi beğenmiyor, kendini ne sanıyor?” fısıltılarına neden oluyor. Çok geçmeden okulda azık getirenlerin sayısı artmaya başlıyor. “İyi fikir gerçekten, evde her zaman artık yemek oluyor, bundan sonra ben de getireceğim,” “Gerçekten de böylesi daha sağlıklı. Aferin kız, iyi akıl etmişsin. Kavanoza koymak hiç aklıma gelmezdi,” “Hem yemekhane çok pahalı. Aldığımız üç kuruşu yemeğe ver, yola ver, maaşımız kuşa dönüyor,” diyenler çoğalmıştı.

Bir yandan otobüse yetişmek için koşuyor, bir yandan da bunları düşünüyor. Nereden nereye gelmişti. Katlanamam dediği, bitmez dediği günler gerilerde kalmıştı, ama o geçmişi, yaşadıklarını çektiği sıkıntıları, acıları kesinlikle unutmuyordu. Kendisini yaralayanlara, onların düşündüğü gibi öfke duymuyor, tam tersine acılarından ne çok şey öğrendiğini düşünüyordu. Otobüste pencere kenarında bir yer bulduğu zaman çocuklar gibi seviniyordu. Çoğu kez oturacak yer bulmak bile zorken, istediği koltukta oturabilmek güzeldi. Hemen bir kalem çıkartıp plan defterinin arkasına aklına gelenleri yazdı: “Yapraktım koparılmış zamansız,/Sürüklendim deli boran önünde/ Direnmeyi öğrendim/Ağaçtım kırdılar dallarımı/Yeşermeyi öğrendim/İstemezdim borçlu kalmak kimseye/Teşekkür borçluyum acılarıma/Düşe kalka yaşamayı öğrendim.” Defteri kapattı, dışarıyı seyretmeye başladı. Şu iki adımlık dediği yolda bile her gün yaşanan bir başkaydı, eğer kafanı kaldırıp bakmasını bilirsen. O hep bakardı, ne denli üzgün de olsa, acelesi de olsa her şeyi bir bir incelerdi. Kurda kuşa, çiçeğe böceğe takılmadan, çevresinde olan biten ilginç olayları –belki de onun için ilginç, başkaları için sıradan sayılan- görmezden gelemiyor, geçip gidemiyordu. Şu çingenenin duruşu görülmeyecek gibi miydi? At arabasında, daha kuşlar uyanmadan kalkıp topladığı karton kutuların üzerinde, alçak dağları ben yarattım dercesine oturup kim bilir nereden eline geçirdiği muzu yerken, öyle gururlu, öyle başı dik ki, sanki yaşama kafa tutuyordu. Tıpkı Gülen gibi.



X X X



Parti kapatılınca, herkes bir yana savrulmuş. Kimse kimseyi aramaz olmuş. Can ciğer dost görünenler bile birbirleriyle görüşmüyorlar. Peki onları bağlayan neydi? Dostlukları pamuk ipliğine mi bağlıydı? Aynı davaya baş koyanlar şimdi neden –düşman değilse de- birbirlerine yabancı oldular? Bir çoğundan arada bir haber alıyor, en azından sağlıkları yerinde, ama Gülen nerede, ne yapıyor, bilen yok. Gülen’i bulmayı kafasına koymuş bir kez. Aylarca çabalıyor ona ulaşabilmek için. Eski dostlara soruyor, tek öğrenebildiği eşinin böbrek hastası olduğu, ama yine de mevsimlik işçi olarak çalıştığı oluyor. Ne evini, ne telefon numarasını bilen var. Sonunda 118’e sormayı akıl ediyor.



Telefonda Gülen’in Karşıyaka’da oturduğunu öğrenince, eşinin mevsimlik işçi oluşunu unutup Karşıyaka’nın arka sokakları yokmuş gibi, kafasındaki Karşıyaka imajına uygun hayallere dalıyor. “Vay Gülen, vay! Demek Karşıyaka’da oturuyorsun, ha! Demek sen de köşeyi döndün, piyango mu çıktı, hayırdır?" diyor içinden. Dolmuştan indikten sonra yürümesi gereken uzun mesafeyi söyledikten sonra bile oraların arka sokaklar olabileceğine

inanmıyor. Çünkü Karşıyaka ve Alsancak’ta oturanlar semtlerinin adını söylerken gurur, kibir karışımı farklı bir havaya bürünüyorlardı nedense. Oysa o insanların birbirine tepeden baktığı, giysilerini, evlerini yarıştırdığı yerleri istemiyordu. Kısa bir süre gözlemlemiş olsa da insan ilişkilerinin daha samimi, daha içten olduğu bu semti tercih etmişti. Üstelik burada evler iç içe değildi. Balkona çıktığında karşı komşunun tabağındaki yemeği göremezdiniz. Peki Gülen neden ve nasıl gitmişti oralara?

“Bölge Trafiğin orada dolmuştan in, geldiğin yöne doğru biraz yürü, ilk sağa dön, camiyi bul. Camiden sonraki üçüncü sokak” On beş dakikadır yürüyor, yolun asfalt kısmı bitti. Bir gün önce yağan yağmur yolları çamur içinde bırakmış. Karşıyaka’nın da arka sokakları olduğuna hayretle ederek biraz daha yürüdükten sonra, Gülen’in tanımına uygun bir ev görüyor. Tüm ayrıntılar onun anlattıklarına uyuyor; avlu içinde, avlu kapısının hemen yanında, iç tarafta bir dut ağacı var. Tek katlı, üst katta bir-iki sıra tuğla göze çarpıyor. “Bir gün paramız olunca üstünü çıkarız,” demişlerdir ev sahipleri. “Evin olsun da, küçük olsun, yarım olsun, bizim o da yok. Beceremedik bir ev almayı,” diye söyleniyor kendi kendine. “Dar evim, datlı evim!” diyor annesi anılarının bir köşesinden. Gülümsüyor birden. İkisini birden aradan çıkarmış oluyor, anılara dalmışken kapıyı çalmış, Gülen açmıştı. Ona ayrıca gülümsemek zorunda değildi. Bu iyi işte. Bu gün hiç keyfi yoktu zaten.

“Merhaba hayatım, ne iyi ettin gelmekle.”

Gülen, yine gülüyor, gözlerindeki hüznü kovamadan. “Böyle geçiyoruz,” diyor. “Kusura bakma, ayrı odamız yok. Babam yatıyor!” Daha kapıdan adımını atarken, alev alev yanan odun sobasının sıcaklığı çarpıyor yüzüne. Kapının solundaki divanda yaşlı bir adam yatıyor. Başıyla “Hoş geldin,” diyor adam. O ise, bir süre susup duruma uygun söyleyecek bir şeyler arıyor. Böyle bir durumda ne denir ki? Yıllardır yatan birine “Geçmiş olsun,” demek biraz tuhaf geliyor, ama yine de daha uygun bir şey bulamadığından, sağlıklı oluşuna hayıflanarak, adamın hastalığının sorumlusu oymuşçasına, ezilip büzülerek;”Geçmiş olsun,” diyor. Neredeyse, sağlıklı olduğu için adamdan özür dileyecek.

Gülen mutfağa çay yapmaya gidiyor. Peki şimdi ne olacak? Adamla baş başa, ne sıkıcı bir durum. Odada kimse yokmuş gibi davransa olmaz. Odayı inceliyor, gözlerini bir duvara çıkartıp bir yere indirerek. Küçücük bir oda, kırık dökük eşyalar...Odun sobası harıl harıl yanıyor. Adamın üşümemesi gerekirmiş. Hayalinde adamı doktora götürüyor, bitkilerden ilaç yapıyor, hatta yurt dışına bile götürüyor. Bu kadar parayı nereden bulacağı kısmını düşlemiyor, böylesi daha keyifli. Gülen’e bir ev alacakken, adam inlemeye başlıyor. Düşleri bozuluyor. En iyisi Gülen’in yanına gitmek. “Tuvalete gitmem gerek,” diyor çıkarken. “Üşütmüşüm, üşütünce sık giderim. Böbreklerim rahatsız da...”Bir taşla iki kuş. “Sizin yanınızda durmak istemediğimden değil, çıkmam gerek,” Bakın yalnızca siz değilsiniz rahatsız olan, bu genç halimde ben de rahatsızım, yatmadığıma bakmayın!” “Görünüşe aldanmayın, herkesin bir rahatsızlığı vardır,” ı saklıyor sözlerinin ardına, biraz görünür kılarak.

Gülen alüminyum çaydanlığı yıkayıp suyu doldurmuş, ocağa koyuyor.

“Yere basma hayatım, şu kilimin üstüne bas. Kusura bakma, terlik veremiyorum.

“Aşk olsun, niye kusura bakayım. Hiç önemli değil. Ben de konuklarıma terlik

vermiyorum, doğrusunu istersen. Herkes terliğini getirsin gelirken.” “Terliği merliği boş ver, kendini anlat bana. Ne var, ne yok? Seni çok merak ettim. Zafer’e sordum, Musa’ya sordum. Kimse bir şey bilmiyordu. 118’i çok geç düşündüm.”

“Sağ ol, hayatım, yaşamaya çalışıyoruz işte.”





Gülen gerçekten de yaşamaya çalışıyordu, dost bildiklerine inceden sitemlerini yollayarak. Yalnızca arayıp sormadıkları içindi sitemi, başka şey beklemiyordu. Aynı semtte oturanlar bile bir “merhaba”yı çok görmüşlerdi, onun için kırgındı. Eşi tüm yaşamını partiye vermişti, Gülense babasına. Parti kapatılınca Milli Eğitim’e baş vurmuş, yaşı öne sürülerek kabul edilmemişti. Birkaç kuruş kazanabilmek için evde ördüğü dantelleri, yaptığı dikiş kutularını, ekmeklikleri, boyadığı örtüleri dükkan dükkan dolaşarak yok pahasına satıyordu. Ara sıra komşu çocuklarına oldukça düşük ücretle Matematik ve Türkçe dersleri veriyor, üçü beşe ekleyerek yaşamaya çalışıyordu.

Tüm çektiklerine karşın, Gülen yoksulluğa kafa tutuyordu. İçinde yeşerttiği özlemlerini öldürüp babasının yaşatmaya çalışıyordu. Adını “Özlem” koyduğu kızına saklıyordu özlemlerini. Kendisinin üniversiteyi bitirmiş olması işe yaramıyor, ama belki kızının üniversiteli olması işe yarar diye onu okutmaya çalışıyor. Üniversite diploması işe yaramasa da elleri işe yarıyor. Ekliyor, çıkartıyor, söküyor, dikiyor. İş yeri ve bütün dünyası evi. Yarım saatten çok evden ayrılamıyor, babasının başında biri gerek.



Hayata, hayatın güçlüklerine kafa tutan çingene kadının yanına oturtuyor Gülen’i, sonra ikisini de yanına alıp okul bahçesine giriyor. “Lanet olsun, bu gün beş saat ders çekilir mi?” yi yolun kıyısına bir yerlere bırakıveriyor usulca.







Read more...

24 Mayıs 2013 Cuma

                          
                                         
                             GÜLEN

Hep aynı hikaye geç kalışına neden; sabah evden çıkmadan ortalığı şöyle azıcık toparlayayım, bulaşıkları yıkayıvereyim, azığımı hazırlayım. E, o da azık. İlle de tarlaya gitmek gerekmiyor. Öğle yemeğini okulda yiyor. Hem et yemediği için, hem de her gün oradan yemek pahalıya geldiğinden, okul vakfının yemekhanesinden pek fazla yararlanamıyor. O yüzden de evde ne varsa, ağzı kapalı plastik kaplara, ya da kısa geniş kavanozlara koyup götürüyor. Okula atandığı ilk günlerde adını taşralı koyan birkaç kişi onu dışlamaya çalışıp haline gülüyor, dalga geçiyorlar. O ise, içinde yeşeren utancın başını ezip umursamaz giysilerini geçiriyor ve “ Kimseyi takmıyor, kimseyi beğenmiyor, kendini ne sanıyor?” fısıltılarına neden oluyor. Çok geçmeden okulda azık getirenlerin sayısı artmaya başlıyor. “İyi fikir gerçekten, evde her zaman artık yemek oluyor, bundan sonra ben de getireceğim,” “Gerçekten de böylesi daha sağlıklı. Aferin kız, iyi akıl etmişsin. Kavanoza koymak hiç aklıma gelmezdi,” “Hem yemekhane çok pahalı. Aldığımız üç kuruşu yemeğe ver, yola ver, maaşımız kuşa dönüyor,” diyenler çoğalmıştı. Bir yandan otobüse yetişmek için koşuyor, bir yandan da bunları düşünüyor. Nereden nereye gelmişti. Katlanamam dediği, bitmez dediği günler gerilerde kalmıştı, ama o geçmişi, yaşadıklarını çektiği sıkıntıları, acıları kesinlikle unutmuyordu. Kendisini yaralayanlara, onların düşündüğü gibi öfke duymuyor, tam tersine acılarından ne çok şey öğrendiğini düşünüyordu. Otobüste pencere kenarında bir yer bulduğu zaman çocuklar gibi seviniyordu. Çoğu kez oturacak yer bulmak bile zorken, istediği koltukta oturabilmek güzeldi. Hemen bir kalem çıkartıp plan defterinin arkasına aklına gelenleri yazdı: “Yapraktım koparılmış zamansız,/Sürüklendim deli boran önünde/ Direnmeyi öğrendim/Ağaçtım kırdılar dallarımı/Yeşermeyi öğrendim/İstemezdim borçlu kalmak kimseye/Teşekkür borçluyum acılarıma/Düşe kalka yaşamayı öğrendim.” Defteri kapattı, dışarıyı seyretmeye başladı. Şu iki adımlık dediği yolda bile her gün yaşanan bir başkaydı, eğer kafanı kaldırıp bakmasını bilirsen. O hep bakardı, ne denli üzgün de olsa, acelesi de olsa her şeyi bir bir incelerdi. Kurda kuşa, çiçeğe böceğe takılmadan, çevresinde olan biten ilginç olayları –belki de onun için ilginç, başkaları için sıradan sayılan- görmezden gelemiyor, geçip gidemiyordu. Şu çingenenin duruşu görülmeyecek gibi miydi? At arabasında, daha kuşlar uyanmadan kalkıp topladığı karton kutuların üzerinde, alçak dağları ben yarattım dercesine oturup kim bilir nereden eline geçirdiği muzu yerken, öyle gururlu, öyle başı dik ki, sanki yaşama kafa tutuyordu.  Tıpkı  Gülen gibi.       

                                                        
                                                                                                                                                                                      Parti kapatılınca, herkes bir yana savrulmuş. Kimse kimseyi aramaz olmuş. Can ciğer dost görünenler bile birbirleriyle görüşmüyorlar. Peki onları bağlayan neydi? Dostlukları pamuk ipliğine mi bağlıydı? Aynı davaya baş koyanlar şimdi neden –düşman değilse de- birbirlerine yabancı oldular? Bir çoğundan arada bir haber alıyor, en azından sağlıkları yerinde, ama Gülen nerede, ne yapıyor, bilen yok. Gülen’i bulmayı kafasına koymuş bir kez. Aylarca çabalıyor ona ulaşabilmek için. Eski dostlara soruyor, tek öğrenebildiği eşinin böbrek hastası olduğu, ama yine de mevsimlik işçi olarak çalıştığı oluyor. Ne evini, ne telefon numarasını bilen var. Sonunda 118’e sormayı akıl ediyor. Telefonda Gülen’in Karşıyaka’da oturduğunu öğrenince, eşinin mevsimlik işçi oluşunu unutup Karşıyaka’nın arka sokakları yokmuş gibi, kafasındaki Karşıyaka imajına uygun hayallere dalıyor. “Vay Gülen, vay! Demek Karşıyaka’da oturuyorsun, ha! Demek sen de köşeyi döndün, piyango mu çıktı, hayırdır?" diyor içinden. Dolmuştan indikten sonra yürümesi gereken uzun mesafeyi söyledikten sonra bile oraların arka sokaklar olabileceğine inanmıyor. Çünkü Karşıyaka ve Alsancak’ta oturanlar semtlerinin adını söylerken gurur, kibir karışımı farklı bir havaya bürünüyorlardı nedense. Oysa o insanların birbirine tepeden baktığı, giysilerini, evlerini yarıştırdığı yerleri istemiyordu. Kısa bir süre gözlemlemiş olsa da insan ilişkilerinin daha samimi, daha içten olduğu bu semti tercih etmişti. Üstelik burada evler iç içe değildi. Balkona çıktığında karşı komşunun tabağındaki yemeği göremezdiniz. Peki Gülen neden ve nasıl gitmişti oralara? “Bölge Trafiğin orada dolmuştan in, geldiğin yöne doğru biraz yürü, ilk sağa dön, camiyi bul. Camiden sonraki üçüncü sokak” On beş dakikadır yürüyor, yolun asfalt kısmı bitti. Bir gün önce yağan yağmur yolları çamur içinde bırakmış. Karşıyaka’nın da arka sokakları olduğuna hayretle ederek biraz daha yürüdükten sonra, Gülen’in tanımına uygun bir ev görüyor. Tüm ayrıntılar onun anlattıklarına uyuyor; avlu içinde, avlu kapısının hemen yanında, iç tarafta bir dut ağacı var. Tek katlı, üst katta bir-iki sıra tuğla göze çarpıyor. “Bir gün paramız olunca üstünü çıkarız,” demişlerdir ev sahipleri. “Evin olsun da, küçük olsun, yarım olsun, bizim o da yok. Beceremedik bir ev almayı,” diye söyleniyor kendi kendine. “Dar evim, datlı evim!” diyor annesi anılarının bir köşesinden. Gülümsüyor birden. İkisini birden aradan çıkarmış oluyor, anılara dalmışken kapıyı çalmış, Gülen açmıştı. Ona ayrıca gülümsemek zorunda değildi. Bu iyi işte. Bu gün hiç keyfi yoktu zaten. “Merhaba hayatım, ne iyi ettin gelmekle.” Gülen, yine gülüyor, gözlerindeki hüznü kovamadan. “Böyle geçiyoruz,” diyor. “Kusura bakma, ayrı odamız yok. Babam yatıyor!” Daha kapıdan adımını atarken, alev alev yanan odun sobasının sıcaklığı çarpıyor yüzüne. Kapının solundaki divanda yaşlı bir adam yatıyor. Başıyla “Hoş geldin,” diyor adam. O ise, bir süre susup duruma uygun söyleyecek bir şeyler arıyor. Böyle bir durumda ne denir ki? Yıllardır yatan birine “Geçmiş olsun,” demek biraz tuhaf geliyor, ama yine de daha uygun bir şey bulamadığından, sağlıklı oluşuna hayıflanarak, adamın hastalığının sorumlusu oymuşçasına, ezilip büzülerek;”Geçmiş olsun,” diyor. Neredeyse, sağlıklı olduğu için adamdan özür dileyecek. Gülen mutfağa çay yapmaya gidiyor. Peki şimdi ne olacak? Adamla baş başa, ne sıkıcı bir durum. Odada kimse yokmuş gibi davransa olmaz. Odayı inceliyor, gözlerini bir duvara çıkartıp bir yere indirerek. Küçücük bir oda, kırık dökük eşyalar...Odun sobası harıl harıl yanıyor. Adamın üşümemesi gerekirmiş. Hayalinde adamı doktora götürüyor, bitkilerden ilaç yapıyor, hatta yurt dışına bile götürüyor. Bu kadar parayı nereden bulacağı kısmını düşlemiyor, böylesi daha keyifli. Gülen’e bir ev alacakken, adam inlemeye başlıyor. Düşleri bozuluyor. En iyisi Gülen’in yanına gitmek. “Tuvalete gitmem gerek,” diyor çıkarken. “Üşütmüşüm, üşütünce sık giderim. Böbreklerim rahatsız da...”Bir taşla iki kuş. “Sizin yanınızda durmak istemediğimden değil, çıkmam gerek,” Bakın yalnızca siz değilsiniz rahatsız olan, bu genç halimde ben de rahatsızım, yatmadığıma bakmayın!” “Görünüşe aldanmayın, herkesin bir rahatsızlığı vardır,” ı saklıyor sözlerinin ardına, biraz görünür kılarak. Gülen alüminyum çaydanlığı yıkayıp suyu doldurmuş, ocağa koyuyor. “Yere basma hayatım, şu kilimin üstüne bas. Kusura bakma, terlik veremiyorum. “Aşk olsun, niye kusura bakayım. Hiç önemli değil. Ben de konuklarıma terlik vermiyorum, doğrusunu istersen. Herkes terliğini getirsin gelirken.” “Terliği merliği boş ver, kendini anlat bana. Ne var, ne yok? Seni çok merak ettim. Zafer’e sordum, Musa’ya sordum. Kimse bir şey bilmiyordu. 118’i çok geç düşündüm.” “Sağ ol, hayatım, yaşamaya çalışıyoruz işte.” Gülen gerçekten de yaşamaya çalışıyordu, dost bildiklerine inceden sitemlerini yollayarak. Yalnızca arayıp sormadıkları içindi sitemi, başka şey beklemiyordu. Aynı semtte oturanlar bile bir “merhaba”yı çok görmüşlerdi, onun için kırgındı. Eşi tüm yaşamını partiye vermişti, Gülense babasına. Parti kapatılınca Milli Eğitim’e baş vurmuş, yaşı öne sürülerek kabul edilmemişti. Birkaç kuruş kazanabilmek için evde ördüğü dantelleri, yaptığı dikiş kutularını, ekmeklikleri, boyadığı örtüleri dükkan dükkan dolaşarak yok pahasına satıyordu. Ara sıra komşu çocuklarına oldukça düşük ücretle Matematik ve Türkçe dersleri veriyor, üçü beşe ekleyerek yaşamaya çalışıyordu. Tüm çektiklerine karşın, Gülen yoksulluğa kafa tutuyordu. İçinde yeşerttiği özlemlerini öldürüp babasının yaşatmaya çalışıyordu. Adını “Özlem” koyduğu kızına saklıyordu özlemlerini. Kendisinin üniversiteyi bitirmiş olması işe yaramıyor, ama belki kızının üniversiteli olması işe yarar diye onu okutmaya çalışıyor. Üniversite diploması işe yaramasa da elleri işe yarıyor. Ekliyor, çıkartıyor, söküyor, dikiyor. İş yeri ve bütün dünyası evi. Yarım saatten çok evden ayrılamıyor, babasının başında biri gerek. Hayata, hayatın güçlüklerine kafa tutan çingene kadının yanına oturtuyor Gülen’i, sonra ikisini de yanına alıp okul bahçesine giriyor. “Lanet olsun, bu gün beş saat ders çekilir mi?” yi yolun kıyısına bir yerlere bırakıveriyor usulca.

Read more...

ÖYKÜ-MÜZEYYEN ABLA

6 Şubat 2013 Çarşamba


 MÜZEYYEN ABLA

Evin yola bakan yanında henüz yapımı bitmemiş, aşağı yukarı bir adım(uzun boylu bir erkeğin adımı) yüksekliğinde bir taş duvar. Yüzünü taş duvara döndüğünde sağa gelen yanda belki de yıkılmış bir evden arta kalan bir tuğla duvar. Bu duvarın tek tuğlası bile eksi değil, ama her tuğla bir yara almış rüzgârdan, yağmurdan, kim bilir daha nelerden.
Tuğla duvarın önündeki toprak yığınında, yağmurdan ve ardından çıkan güneşten cesaret alıp yaşama merhabaya durmuş yaban otları cıvıldaşıyor. Küçücük bir boş alan var yanı başında. Boş alanın solunda bir-ikisi kurumuş, kalanı yarı yeşil üç-beş ağaç. Ne tam yıkılmış, ne sağlam bir yavru ev yaslanmış tuğla duvara. Yoksa tuğla duvar mı ona yaslanmış? Kanadı kırık iki kuş birbirine tutunsa uçabilir mi? Uçmasa da yürürler ya, yaşama bir yerlerinden tutunabilirler işte… Ne sağlam, ne ölü…
Bahçe olmakla avlu olmak arasında kararsız kalmış bir boşluk yavru evin önüne yerleşmiş. Bir uçtan bir uca yarı yıkık duvarlara çakılı paslı çivilere bağlanmış yeşil naylon ipte çocuk çamaşırları sallanıyor. Kapının bir yanında, ortası çökük eski bir kanepe sırtını evin yarı yıkık duvarına vermiş, sefa sürüyor! Ne atmaya kıyabilmişler, ne de içeri almaya değer bulmuşlar.
Hava güneşli. Üç dört gün boyunca yağan yağmurla yeniden yeniden yıkanan çamaşırlar kurumaya yüz tutmuş. Güneş günlerdir yağan yağmuru içiyor çamaşırlardan, kanepeden, çiçeklerden. Taş avluda bir çocuk… Çocuk ne tanıdık, ne de yabancı… Naylon terliklerin koruyamadığı ayakları mosmor. Yanakları soğuktsn al al olmuş. Tostoparlak bir yüz…



Yüzü tostoparlak, yanakları al al… Hiçbir şeyden habersiz oynuyor evin önündeki korkuluksuz balkonumsu taş çıkıntıda. Pencerelere dek kalın taş duvarları olan kerpiç evin bitişiğine eklenmiş, evden daha alçak mutfak binasının 8eskiden tandırda ekmek pişirildiği, çeri-çöpü çok olduğu için mutfaklar tek göz, küçük bir ek bina olarak evin bitişiğine yapılırmış) damına bu taş çıkıntıdan geçilebiliyor. Orası çocuklar için ayrı bir oyun alanı. Mutfağın damı salonun penceresine bitişik, ama pencereyi kapatıp evi karanlıkta bırakmayacak şekilde yapılmış. Toprak dam baharda bembeyaz papatyalarla kaplanıyor.

Çocuk var gücüyle çabalıyor. Bir sağ bacağını, bir solunu kaldırıyor. Yetişkin bir insanın ancak bir adımı yüksekliğindeki bu dama çıkmak için elinden geleni yapıyor, ama çabaları boşa. Papatyalara tutunuyor, sonra avucunda papatyalarla sırt üstü yuvarlanıyor. Kalkıp bir daha deniyor. Bir daha, bir daha...sonunda yorgun düşüp ağlamaya başlıyor.
-Depşeyemiyooom.
-Müzeyyen Abla, Hülya bir şey söylüyor.
Müzeyyen Abla gülümsüyor kızının kökler Çerkezce, ekler Türkçe konuşmasına. “Çıkamıyorum,” diyor.
-Yardım edeyim mi?
-Boş ver. İki dakika sonra inmek ister. Sıkıldığı için ne yapacağını bilmiyor.
-Ne yapsın çocuğun hiç arkadaşı yok. Bizim konuşmamızı da anlamıyor. Onun için ne kadar zor kimbilir; ta oralardan kalkıp sekiz on saatlik, tanımadığı, bilmediği, annesinden başka tanıdığı bir tek kişinin olmadığı bir yere gelmek...
-Benim için de zor, ama ne yapayım ki buncağız belimi büktü. O olmasa gelir miydim? Kendim bir yolunu bulur, aç-tok geçinir giderdim, ama çocuk olunca başka.
-Peki neden ayrıldın eşinden Müzeyyen Abla? Anlaşamıyor muydunuz?
-Yoo. Benim bir şikayetim yoktu.
-Eee, o halde?
-Bir bayramda annemleri ziyarete gitmiştik. Bayram bittiğinde annem beni geri göndermedi. Eşimin içkisini bahane etti. Halbuki içse de bana hiçbir zararı yoktu.
Ama böyle bir şey yapamaz ki. Siz nikahlıydınız, değil mi?
-İmam nikahıyla evlenmiştik. Onun için de hiçbir şey yapamadık.
-Sonra. Babama sattı seni, değil mi? Kusura bakma seni üzmek istemiyorum, ama babama da, senin annene de çok kızıyorum. Babam seni almaya gitmeden önce bahçenin bir bölümünü satmış, sonra damat gibi giyinip çıkmış.O zaman ben abimlerde kalıyordum, biliyorsun. “Git, abin baksn sana, ben hepinizle baş edemem,” demişti. Evden bir boğaz eksilecekti, böylece evlenmek istediği kadınlar çok çocuğu olduğunu bahane edemiyecekledi.
XXX

-Baban bir kadın getirmiş, hadi gel, gidip görelim,” diyor yenge gülerek neşeyle. “Nasıl biri çok merak ediyorum. Gençmiş, babanın yarı yaşıymış.”
“Kim kimin yarı yaşıymış? Babam neden bir kadın getirmiş? Nereden getirmiş?” demek istiyor, diyemiyor. Soruların çoğunun yanıtını biliyor. Neden kendi evinde değil de abisinin yanında
olduğunu bldiğ gibi. Çocuk denecek yaşta evden uzaklaştırılışınınn nedeninin, abisinin evinin okula yakınlığı olmadığın bildiği gibi. Biri evli beşi bekar, altı çocuklu, altmışına yakın bir adamla kimsenin evlenmek istemediğini bildiği gibi. Bilmediği, neden kendisinin kurban seçildiği, neden annesinin acısının üzerine bir acı daha eklendiği idi. Daha evlenmeden baba evinden çıkmış olmayı bir türlü kabul edemiyor. Evlerini her ziyaret edişinde; duvarlara, bir zamanlar kiaplarını koyduğu duvara oyulmuş perdeli dolaplara kapılara, pecerelere dalıp dalıp gidiyor. Uzun uzun bakıyor her şeye.


Uzun uzun bakıyor kadına. Kaşları tıpkı annesinin kaşları;gözlerine yakın. Yay gibi değil. Gözler çakır. Hemen hemen annesininkilerle aynı renkte. Ağız yapısı da andırıyor gibi. Ne kadar da genç. Demek daha otuzunda. Ne olursa olsun, ona “anne” demiyecek, annesinin yerini tutmasına izin vermeyecek. Tutamaz ki zaten. Kim imin yerini tutabiir ki! Ama kadının gözlerinden, gülüşünden üzn akıyor gürül gürül.
“Ah,” diyor, “ah, şu olmasaydı, gelir miydim buralara! Bu belimi büktü.”ilaç kutularıyla oyuna dalıp gitmiş çocğu gösteriyor. Çocuk daha üç yaşında var, yok. Kendi kendine söylene söylene oynuyor.
Yenge soruyor;”Adın ne?”
“Müzeyyen.”
“Kocan öldü mü?”
“Yoo. Ayrıldık.” fazla konuşmak istemiyor. Kendisini inceleyip duran bu insanların arasında tedirgin, yapayalnız...
Kız, kadının yalnızlığında daha da yalnızlaşıyor, daha da tedirgin. Çi burkuluyor. Annesi bir ez daha ölmüş gibi oluyor. Kadınn yalnızlığı, kızın yalnızlığı oluyo. “Babam benim geri dönmeme izin verse, Müzeyyen Abla'ya arkadaş olurdum,” diye geçiriyor içinden. Onca yoldan gelmiş, o da benim gibi evinden koparılmış, diye düşünüyor.

Sabah erken saatlerde pişirip soğusun diye odanın bir köşesine serdiği sofra bezinin üzerine yaydığı bazlamaların en sıcaklarından seçip alıyor. Sobanın yanındaki Vita yağı tenekesinden tahta kaşıkla yağ alıp ekmekleri -aralarını açarak- yağlıyor. Çayla birlikte yağlı ekmeklerimizi yerken
,” Kusura bakmayın, peynir kalmamış,” diyor.
Kız bir an önce ağabeyinin evine dönmek istiyor, ne denli çok kalırlarsa, o denli çok içi acıyor, oaradan kopması durdukça güçleşiyor. Yengeyi dürtüyor, “Gidelim, ödevlerim var, yetiştiremem..” diye fısıldıyor.
Son çaylarını da yudumladıktan sonra hole çıkıyorlar. Salon yok. Başka oda yok. Olmuşu olacağı bir oda ve “aralık” dedikleri koridorumsu hol. Aralığın bir karşı duvarına çakılı çivilerde asılı duran paltolarını alıp giyinmeye duruyorlar. Tam kız atkısını dolarken kadın içeri giriyor. Elinde küçük bir paket var. Yengeye vermek için -misafir boş gönderilmez diye- içine sıcak ekmeklerden koyduğu bir çıkın hazırlamış. Ekmek çıkınını yengeye uzatıyor. Şaşkın bakarken soruyor:” Ekmekleri sarmak için bez aramaya mutfağa gitmiştim. Niye hemen kalktınız?”
Yenge, “Gidelim artık. Akşam oldu nerdeyse, daha yemek yapacağım.”
Kıza dönüp “Sen nereye?” diyor.
“Eve, ben de eve gidiyorum.”
Kadın kızın atkısını çekip alıyor. “Hiçbir yere gitmiyorsun. Senin evin burası!” diyor.
“Ya babam Müzeyyen Abla? O ne der? Kızarsa?”
“Bir şey diyemez. Seni tekrar göndermeye kalkarsa, ben de giderim. Korkma.”

Read more...

ÖYKÜ-SEVGİLİ BAŞKANIM

2 Mart 2012 Cuma

S E V G İ L İ B A Ş K A N I M


Neredeyse bir aydır, sabahları uyandığında, sağ elinin bileği kesilmiş gibi acıyordu. Doktora gitti. Filmler çekildi, tahliller yapıldı. Hiçbir şey bulunamadı. Psikolojik olabilirdi. Birkaç ağrı kesici ve birkaç yatıştırıcıyla olay çözümlenmişti!...Doktorlar açısından çözümlenmişti belki, ama o hala ağrıların nedeninin psikolojik olmadığını düşünüyordu. Öyle olsa, neden yalnızca sağ bileği ağrıyordu? Neden gündüzleri değil de gece, sabaha karşı oluyordu ağrılar?
İşte yine aynı sızı. Dayanılır gibi değil. Verilen yatıştırıcılar dışında birçok şey denemişti. Örneğin, romatizma olabilir düşüncesiyle havası kuru olan bir kente taşınmış, bir süre orada yaşamıştı. Bir takım merhemler, bitkisel kökenli ilaçlar, hatta “Denize düşen yılana sarılır!” deyip kocakarı ilaçları denemişti. Gözlerini bir açabilse, bir ağrı kesici daha alacaktı.
Bir saat kadar, uyur-uyanık yatağın içinde döndü durdu. Sonunda ağrılar uykudan baskın çıktı. Başucundaki lambayı yakmak için uzandı. İşte o an komşuları bile uyandıracak denli korkunç bir çığlık attı. Gözleri kocaman açılmış, yüreği ağzında... Bu bir düş olabilir miydi? Sol eliyle yanağına okkalı bir tokat attı. Kalktı, yine sol eliyle banyonun ışığını yakıp aynaya baktı. Yanağı kıpkırmızı olmuştu ve hayli acıyordu. Ne yazık ki gördükleri düş değildi.
Her şey yerli yerindeydi, ama sağ eli...Bileği kıpkırmızıydı. Ancak ne kan izi, ne de çürük, morartı vardı...Sanki sağ eli takmaydı da yerinden çıkartılmıştı.
Bir süre korkulu, şaşkın bileğini inceledikten sonra, nasılı, niçini unutup elini aramaya koyuldu. Ne yapacağını, nereye bakacağını bilemeden kurulmuş bir robot gibi evin içinde dört dönüyor, girdiği odalara bir daha giriyor, baktığı yerlere bir daha bakıyordu. Birden salonun kapısının kapalı olduğunu fark etti. İşte bir gariplik daha. Ev kaloriferli olduğu için, salonun ve oturma odasının kapılarını sürekli, açık tutardı. Özellikle salonun kapısını kapattığını hiç anımsamıyordu. Neredeyse orada bir kapı olduğunu unutmuştu. Kapının önüne geldiğinde, uğultu halinde bir takım sesler duydu. İnsan sesine benziyordu, ama oldukça ince ve zor anlaşılırdı. Durup dinlemeye başladı.

- Arkadaşlar, toplantıyı açıyorum. Lütfen kendi aranızda konuşmayı bırakın. Düşüncelerinizi açıkça bildirin. Zaman kaybetmeyelim. Belki bu son toplantımız olacak. Umarım, bir karara varırız. Sahiplerimiz kuşkulanmaya başladılar. Sık sık onlardan ayrılmakla, onlara acı veriyoruz. Bu yüzden bir an önce karar alıp bu toplantılara son vermeliyiz. En azından zorunlu olmadıkça toplanmamalıyız. Kalabalık olduğumuz için, biliyorsunuz, ilk toplantılar kendimizi tanıtmakla geçti. Bu kez sahiplerimizin yaptıklarından söz edip alacağımız önlemleri konuşalım. Ne dersiniz?
“Olabilir”, “Uygun”, “Tabii” gibi sözler bir anda birbirine karışıverdi. Sanki minicik, büyümüş de küçülmüş çocuklar konuşuyordu.
-Daha önceki toplantıda da belirttiğim gibi, bizi onlar yönetiyor, onlar kullanıyor, ama başarısız olduklarında biz suçlanıyoruz. Başarılı olduklarında ise bizden hiç söz etmiyorlar. Haksızlık değil mi bu? Biz olmasak, ne iş yapabilirler, ne de eğlenebilirler. Benimki çok tembel biri; yazın sıcağı, kışın soğuğu bahane eder, bir türlü oturup yazmaz. Bazen çok yorgundur, bazen de çok neşeli. Eğlence varken yazılır mı? Yazmaya karar verdiğindeyse, ya birileri gelir, ya da uykusu... Oysa hayli güzel şeyler üretebiliriz onunla. Kafasında tasarlar, eline geçirdiği kutuların, zarfların üzerine yazar, sonra da büyük çoğunluğunu kaybeder. Ciddi anlamda çalıştığını görmedim. Her gece yeni bir umutla bekler dururum; belki bu gece, belki yarın işe yararım diye.Çünkü geceleri daha verimli olduğunu söylüyor. Ben, böyle yetenekli bir insanda işe yaramamaktan şikayetçiyim.

XXX

Eğilip anahtar deliğinden içeri baktı. Koltukların, kanepelerin üzerlerinde, hatta televizyon sehpasının raflarında bile üçer-beşer sıralanmış eller vardı. Kimi tombul, bakımlı, kimi zayıf, nasırlı...Yerdeki halının üzerinde, tam ortada bir el sürekli sağa sola dönerek konuşuyor, toplantıyı yönetiyordu. Nefes almaya korkarak izlemeyi sürdürdü.
-İşçi Bir, konuşmak ister misin?
-“Evet, Yazar Başkanım.” İsimleri biraz tuhaftı. Anlaşılan sahiplerinin mesleğine göre adlandırılmışlardı. “Ben sahibimden yakınmayacağım, yalnızca sahiplerimizin bizim hakkımızı yediklerini, değerimizi bilmediklerini belirtmek istiyorum. Benim sahibim çok çalışkan biri. Bazen gece, bazen gündüz çalışıyor. Vardiyalı işçi diyorlar onun gibilerine. Geçen yıl ücretlerinin artırılması için greve gitmişlerdi. Benimki orada da boş durmadı. Grev alanında yemek pişirip işçilere dağıttı. Yani benim sayemde yaptı her şeyi. Söylemek istediğim; eğer üreten, çalışkan biri olmasaydı, ben suçlanırdım. Hep eller beceriksizlikle suçlanmazlar mı?
İşçi Bir’den sonra Polis Bir söz aldı. O da ötekiler gibi “Beni o kullanıyor,” diyordu. “O istemese vurur muyum? İşçi, memur eylemlerinde copunu öyle bir savuruyor ki, suçlu-suçsuz, bayan-erkek kim çıkarsa karşısına vuruyor. Görenler, ‘Elleri kırılasıca!’ diyorlar. Gördüğünüz gibi fatura yine bize çıkartılıyor.
O sırada Gaddar söze girdi. “Evet, doğru. Madımak oteli’ni yaktıklarında, benim sahibime ve onunla birlikte olanlara da aynı şeyi söylemişlerdi. ‘Elleri kırılasıcalar!’ O ateşi yakan bizdik, ama asıl suçlu bize bu işi yaptıranlardı. Bunu insanlara anlatmak gerek, ya da bir şeyler yapmalıyız.
Bir anda tüm eller harekete geçmişti. Yerlerinde duramıyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Başkanın sesi gürültüden duyulmaz olmuştu. İncecik seslerin arasında yitip gitmişti. Parmaklarının arasındaki kalemi, cam sehpaya vurarak bir kez daha konuştu; “Arkadaşlar, lütfen söz almadan konuşmayalım. Öğretmen İki’ye söz veriyorum.”
-Benim sahibim korkunç biri. Çocukları kukla gibi yönetmek istiyor. Sopayı eğitim aracı olarak kullanıyor. Sözde dayak yasak. O küçücük çocuklara vururken, ben sızım sızım sızlıyorum. Öğretmenler odasına gidince de, insanlıktan, insan haklarından dem vuruyor. Büyük sınıflardaki öğrenciler konuşurlarken duydum; ‘Bir gün şu adamın elini kıracağız!’ diyorlardı. Ellerin suçu ne bilmiyorum. Bu öğretmenler hep böyle, dayak atmaya bayılıyorlar!”
-Yoo, genelleme yapmayalım arkadaşlar. O zaman yanlış yapan sahiplerimizden ne farkımız kalır?” Konuşan, Öğretmen Bir’di. “Benimki yirmi yıllık öğretmen. Bu güne dek hiç kimseyi dövmek için beni kullanmadı. Beni yalnızca iyi şeyler için kullanır. Yazarım, silerim, öğrencilerin saçlarını okşarım, ama dayak yok. Öğrencileri onu çok severler, çünkü onlara kötü söz bile söylemez.”

Polis İki heyecandan yerinde duramıyordu. Sıranın kendisine gelmesini beklemeden atıldı. “Polislerin arasında da insancıl olanlar, ellerini iyi şeyler için kullananlar var. Örneğin benimki, bu güne değin copunu insanlara karşı kullanmadı. Mitinglerde ortalığı yatıştırmaya çalışır, birlikte yaralıları taşırız. Yani kısacası arkadaşlar, hiçbir meslekte genelleme yapmamalıyız, ön yargılı olmamalıyız. Aksi durumda sonuca ulaşamayız, olumlu bir karar alamayız.”

“İşçi eller de ne yazık ki her zaman üretemiyor, üretmiyor. Polis iki arkadaşımıza katılıyorum. İşçiler, genellikle çalışkan bilinir, oysa benimki tembel biri. Fabrikada sık sık tezgahın başından ayrılır. Bahaneler uydurup bir yerlere gider. Ya karnı ağrıyordur, ya midesi bulanıyordur. Grevlerden de kaçar. Hatta bozgunculuk eder. “ İşimiz hafif, bu kadar çalışmaya, bu para yeter, çok şükür geçinip gidiyoruz,” diyor. Geçenlerde süper marketten peynir çalarken yakalandı, ama inkar etti. Elinde başka bir poşet vardı, ona koymuştu, kasada parayı öderken onun parasını vermedi, mağaza görevlisi görmüş, poşete bakmak istediler, o zaman paniğe kapıldı. Dalgınlıkla o poşete koyduğunu, sonra da unuttuğunu söyleyip işin içinden sıyrıldı, ama her zaman böyle şanslı olmayabilir. Doğrusu, böyle güçlü-kuvvetli, ama tembel ve düzenbaz birinin eli olmaktan utanç duyuyorum.”

Anahtar deliğinden bakabilmek için eğilmekten beli ağrımıştı. Tam birazcık doğruluyordu ki, başkan anahtar deliğinin olduğu yöne döndü. Birden serçe parmağındaki yüzüğü görüp donakaldı: Bu onun eliydi! Kendi evinde toplantı düzenleyen, elleri örgütleyen demek onun eliydi. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Her şey aklının almayacağı kadar karmaşıktı. Büyülenmişçesine orada durup izlemekten, dinlemekten başka ne yapabilirdi? Eli konuşuyordu. Bundan tuhaf bir biçimde gurur duyduğunu fark edip şaşırdı. İnsan ne denli karmaşık bir varlıktı! Düşlerinde bile göremeyeceğin şeyler yaşıyorsun, önce şaşırıp bocalıyorsun, kısa süre sonra duruma uyum sağlıyor, alışıyorsun. Hatta gördüklerinin bir parçası oluyorsun birden; yıllardır bunları görüyor, yaşıyor gibi... İnsanoğlu en çabuk alışan, uyum sağlayan varlık olsa gerek.

“Arkadaşlar, bir sonuca varsak iyi olur. Şafak sökmek üzere. Hepimizin üzerinde uzlaştığı konu; bizler kullanılıyor, bazen istemediğimiz şeyleri yapmak zorunda bırakılıyoruz. İyi, ya da kötü bizi kullananlar sahiplerimiz. Daha doğrusu bizi taşıyanlar! İyi kullanıldığımızda, onlar başarılı sayılıyor, kötü kullanıldığımızda ise, bizler suçlanıyoruz. Yani günah keçileriyiz. Onların düşünce tarzı değişmedikçe, biz kötü kullanılmaya devam edeceğiz sanırım. Farklı düşünen var mı?”
“Onları biz değiştiremeyiz, ancak yapabileceğimiz başka şeyler olmalı.”
“Kötü kullanımı reddedelim.”
“Peki nasıl olacak bu?”
Bu öneriyi getiren Şair Bir’di. “Biliyorsunuz, artık eskisi gibi değil. Biz eller beynimizin var olduğunu biliyoruz. Bu güne dek bunun farkına bile varmamıştık. Düşünme yeteneğimizi, beynimizin kapasitesini bilmiyorduk. Oysa şimdi, beynimizin yardımıyla kaslarımızı yönetebileceğimizi biliyoruz. Geçen yıl bir-iki örnek yaşanmıştı. Bundan böyle sahiplerimiz, ya da her ne diyorsanız, taşıyıcılarımız bizi kötü amaçla kullanmak istediğinde kasılalım, çalışmayalım. Sahiplerimizin bizi yönetmesine karşı çıkıp beynimizin yardımıyla kendimizi yönetelim.”
Bu kez Doktor Bir söz aldı. “Evet arkadaşlar. Ben Şair Bir’e katılıyorum. Biliyorsunuz geçen toplantıda size anatomik yapımızı açıklamıştım. Bağımlılığa son verirsek, beynimizi kullanmayı bilirsek, yönetilen olmaktan çıkarız, yanlış işler yapmayız. Eğer taşıyıcılarımız bizi doğru şeyler için kullanıyorlarsa, onlara destek vermeyi de unutmamalıyız.

Sabah olmak üzereydi. Uzaktan araba sesleri duyulmaya başlamıştı. Dünya uyanıyordu. Eğilmekten beli tutulmuştu. Sol eliyle belini ovuşturarak doğruldu, yatak odasına doğru yürüdü. Dudaklarında şaşkın ve hafiften gururlu bir gülümseme... Kendi kendine söylendi; “Sevgili başkanım dönmeden yatmalıyım!”

Read more...

ÖYKÜ-KÖR YÜREKLER-

K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
-İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
-Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
-Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
-Ama, sen söz namustur, demiştin.
-Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşin sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını, bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

Read more...

ÖYKÜ-KEŞKE HASTA OLSAM(MI?)

1 Mart 2012 Perşembe

K E Ş K E H A S T A O L S A M (M I?)


Tutsak bir serçe yüreği, kafesini kırıp kaçmak istercesine çırpınıyor. On sekiz basamağı çıkana dek, on sekiz hastalık yakıştırdı –yakıştıramadı demek daha yerinde olacak belki de- kendisine: Bir verem oldu(olamadı), bir kanser, bir şeker...
Kanser olsam? Aman, Allah korusun! Anemi çok hafif kalır! Biri olmalı, ama hangisi? En iyisi verem olmak! Hastalık bahanesiyle biraz yatar dinlenirim. Hem artık veremden ölen de yok.
Başında pervane oluyor herkes. Eşi de ilgileniyor. Acıdığından belki, belki de çabuk ayağa kalksın diye. Olsun, ilgileniyor ya...Çiçekler, pastalar, kolonyalar dağ gibi yığılıyor. Dağ gibi yığılıyor bulaşıklar. Uyuması, dinlenmesi gerek. Başı dönüyor, gözlerinin önünde, toz kanatlı kelebekler uçuşuyorlar. Kara pamuk kümeleri, tozlar uçuşuyor. Divanların altları, kapıların arkası, sehpaların üzeri tozla kaplanmış. Eşi, toplayıp divanın üzerine attığı çamaşırları şöyle bir iteleyip oturmuş bulmaca çözüyor. Oğlan, oyun sanıyor annesinin yatışını. Ata biner gibi binmiş sırtına, bir yandan zıplıyor, bir yandan saçlarını dizgin yapmış çekiştiriyor. Saçları dibinden sökülecek sanki. Can acısıyla tüm gücünü toplayıp bağırıyor.
Yok yok, en iyisi sağlam kalmak. Hasta olursam, olacak olan bu. Sancılanmış gibi yapmayı akıl etmeseydim, deli damgası yemem işten değildi. Delilikle akıllılık arasındaki, başkalarının değer yargılarıyla çizilen, incecik sınırın delilik yakasına, yine başkalarının değer yargılarıyla geçmek ne denli kolaymış. Birden sözün bin türlüsü bakışlarda toplandı: Suçlayan, aşağılayan, acıyan, korkak, meraklı, geveze bakışlar aldı sözün saltanatını. Ne kolaymış damgalanmak. Hep böyle olmaz mı? Bir anda akıllısın, bir anda deli; bir anda namuslusun, bir anda namussuz...Dizginleri sıkı tutmak gerekiyor.

Zaman vurdumduymaz oluyor, acılar yaşanırken. Ayakları prangada tutuklu gibi sürüklendikçe, acılar daha bir yoğunlaşıyor, daha bir çörekleniyor yüreğimize. Geçiverse zaman, tahlil sonucunu alsam. Şöyle elle tutulur bir hastalığım varsa, yeryüzünün en mutlu insanı olacağım. Hastalığım önemsizse, ne yaparım bilemiyorum. Nasıl bakarım yüzüne? Nasıl veririm harcanan onca paranın hesabını? Önemsizse bu acılar niye? Aylardır devlet hastanesine gidip geliyorum, bir tanı koyamadılar.
Ah aptal kafam, ah, hangi akla uydum da işten çıktım! “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin. Sen de evinin kadını olursun.” Ne denli önemliymiş evinin kadını olmak! Çalışırken kimdi evimin kadını? Yemekler, bulaşıklar, çocukların bakımı, temizlik yine bana düşüyordu. Şimdi değişen ne? Şimdi çalışıyor olsaydım, onun eline bakmazdım, parama sözüm geçerdi. “Erkek değil mi, çalışsın, beslesin,”miş. Aptal ben! Hangi çağda yaşıyorum? Amacım yalnızca beslenmek miydi? Ah, ah...Bir de akıllı geçinirim. Ya bu yaptığıma ne demeli? Neydi beni etkileyen? Sözde mutlulukları, eşleriyle görev gereği sevişmeleri karşılığında elde ettikleriyle doğru orantılı olarak artan bu kadınlar mıydı, yoksa bir işin ucundan tutmadığı yetmezmiş gibi, tüm çabalarıma karşın eleştirecek bir şeyler bulan, bir “Eline sağlık”ı çok gören eşimin tavırları mıydı? Bilemiyorum. Belki ona inat olsun diye yaptım bunu, işi bırakmam kendimce bir direnme denemesiydi, bir şeyleri değiştirme çabasıydı. Yazık ki yeni sorunlar getirmekten başka işe yaramadı. Ben, aynı ben olduktan sonra işi bırakmak, çevre değiştirmek neye yarar. Hep o an için kolay görünen, sonrasında işimi daha da zorlaştıran yolu seçiyorum; kaçmak.



“Aman ne iyi, yemeğini pişir, bulaşığını yıka beyefendinin, bir doktor parasını çok görsün.” “Aklını başına al kızım, erkek bu, bu gün ölsen, yarın birini getirir. Sana acır mı sanıyorsun?” “Sen kendini düşünmezsen, kendine bakmazsan, kimse bakmaz. Kendini düşünmüyorsan, çocuklarını düşün, git bir özel doktora.” “Anne sağken babanın bir gözü görürmüş, ölünce, ikisi de görmezmiş. Elin kadınını getirince, çocukların halini düşün. El elin çocuğuna ne kadar bakar? Kendine acımıyorsan...” Söz yığını, söz harmanı. Her biri uçuşan dikenler gibi beynine bir konup bir kalkıyorlar. Her konuş bin bir acı saplıyor yüreğine.
Öğrencilerden boşalan dünyasını komşuların dolduracağını, gezmelerle, ev işleriyle avunacağını sanırken daha büyük bir boşluğa düşmüştü. Onu tek avutan şey kitaplarıydı. Evlenirken zengin bir akrabanın öğretmene uygun bir armağan olarak düşünüp aldığı kitaplığı boş kalmasın diye aldığı kitapları, şimdi elinden tutuyordu. Okumak giderek bir tutkuya dönüşmüştü. Pazar harcamalarından artırdığı üç-beş kuruşla hemen kitap alıyor, eşinin evde olmadığı saatlerde okuyordu. Çünkü, ne zaman eşiyle tartışsa, nedeni ‘hep o kitaplar yüzünden!’ oluyordu ve okumasını engellemeye çalışıyor, tartışma daha da büyüyordu. Bir gün, “Keşke bir çamaşır makinesi olsam, hiç olmazsa düşünmezdim! Ben de onun gibi aynı işleri yapıyorum, tek farkımız, o yaptığının ayırdında değil, acı çekmiyor, sıkılmıyor, yorulduğunu bilmiyor!” dediğinde, eşi bir gözünü televizyondan ayırmadan, hiç gülmeyen yüzünü daha bir asmış; “Ne biçim konuşuyorsun? Normal bir insanın sözleri değil bunlar. Hep okuduğun kitaplardan öğreniyorsun bu anormallikleri. Kaç kez söyledim sana, bu kadar çok okuma diye. Sıkılıyormuş. Neyin eksik? Karnın tok, sırtın pek!” demişti.

“Bir şey çıkmadı, hasta değilmişim. Sinirselmiş.” Dünyanın en büyük suçunu işlemişçesine boynunu bükecek, başını öne eğecekti. Kolu ağrısa, bacağı ağrısa, ciğerleri, böbrekleri...Hepsinin hakkı vardı hasta olmaya, ama sinirleri değil. Sinirler ancak suçlu bulunabilirdi aksayınca.
“Söylemiştim sana, para harcamaya bayılıyorsun!” diyecekti. Zaten sabah evden çıkarken şakaya vurup söylememiş miydi?
-Hoşça kal, akşama görüşürüz.
-Sonuç temiz çıkarsa, o zaman görüşürüz
XXX
“Sonuç temiz çıksın, ben sana sorarım!” diye kükrüyor okul müdürü. “Konsolosluğun doktoruna gitmen şart mıydı? Okul doktoru neyine yetmedi? Beni elin gavuruyla muhatap ettin, izin vermek zorunda bıraktın!” Karşısında hasta bir öğrenci değil de, cinayet işlemiş biri var gibi. Öyle yırtınırcasına bağırıyor ki, erkekliğini, amirliğini tam anlamıyla kanıtlıyor!..Bitişik odadaki memurların korkudan eli ayağına dolanıyor, ama o korkmuyor, başı dik kendini savunuyor: “Eğer tahlilde bir şey çıkarsa, ben size sorarım!” diyor. Bunu söylerken kendinden başka kimsesi olmadığını, yabancı bir kentte yapayalnız olduğunu biliyor. Üstelik yatılı okuyor. Nasıl soracak? Şimdilik belli değil.
Çocukluğumda annemin babama, babamın toprak sahiplerine boyun eğişlerini gördükçe için için kızardım. O zamanlar kendime söz vermiştim, kendimi savunacaktım, ezdirmeyecektim. Küçücükken öğrendiğim, öfkelerimle, başarılarımla beslediğim direncime ne oldu? Şimdi haksız mıyım? Bana ne oldu? Evlilik her şeyin bitmesi mi demek? Arkadaşlarımın da benden kalır yanları yok. Hepimiz bir şeyleri tutukladık yüreğimizde: Kimimiz resmi, kimimiz müziği. Şiirler, öyküler, tiyatro çalışmaları, her biri uzak düşler oldu. Benim tutuklularım herkesinkinden çok. En önemlisi kendimi tutukladım kendimde. Ben, ben değilim artık. Bildiklerini kendisine uygulayamayan, “Ben yapamıyorum, siz yapın,” dercesine bol bol öğüt veren bir ben var şimdi. O uzak düşleri unutabilsem, belki bu denli acıtmazdı. Hafta sonlarında derneklere gidiyor, kadın hakları için çalışıyorum. Ya kendi haklarım? Kendi hakkını savunamayan, başkalarınınkini nasıl savunur?
Saatine baktı. Tahlil sonucu alınmış olmalıydı. İçi titreyerek laboratuara girdi. Elinde tahlil sonucunu gösteren kağıt, ağlasın mı, gülsün mü bilemiyor. Eşinin karşısına başı dik çıkabilecek. Öldürücü olmasa da elle tutulur bir hastalığı var artık. Ama, sevinçten oynarım sanırken, o denli sevinemiyor. Düşünceleri hastalığın çok ötesinde. Geçmişe çengel atmış, direncini taşımak istiyor bu güne. Yıllardır gömülü tuttuğu direncini kazıp çıkartmak istiyor.
“Keşke hasta olmasaydım! Keşke bir şey çıkmasaydı!”diye mırıldanıyor.

Read more...

ÖYKÜ, TAŞINMA

29 Eylül 2011 Perşembe

T A Ş I N MA

Salonun bir köşesine yığdığın kitap kolilerine ve boş raflara bakıyor, bir o odaya, bir bu odaya girip çıkıyorsun. Toparlanmayı uzatıp taşınmayı ertelemeyi düşündüğünden değil, elin- kolun kalkmıyor. Kararsızlığın dikenli çukurunda debelendikçe, daha çok kanıyorsun. Onca anıyı biriktirdiğin bu evden ayrılmak hiç de kolay değil. Ancak burada bir gün daha kalmak, işkenceyi bir gün daha uzatmaktan başka işe yaramıyor. “Sök, kopart, kes... Ne yaparsan yap, ama bitir şu işkenceyi! Bir an önce iyileşmeye başlarsın!”
Zaten gitmeye karar verdiğin günden beri bu ev, bu sokak, sokakta her gün rastladığın insanlar gözüne bir başka görünür olmadı mı? Artık bu sokak, okul servisini uzaktan görüp koştuğun sokak değil. On yıldır yaşadığın bu ev anılarını yaşadığın eve benzemiyor. Her şey, yitirmenin kıyısında yaşanan o garip yakın-uzak giysilerine büründü. Bir yandan sıkıca tutup bırakmak istemediğin, bir yandansa bırakmak zorunda olduğun için tutunamadığın, uzaktan baktığın, dokunmadan sevdiğin oluverdiler. Küçük bir çocuk gibi anısız olsaydın keşke, özleyeceğin şeyler olmasaydı, o zaman gittiğin her yerde mutlu olurdun. İstediğin bu mu?
XXX

Geceleri, ayrılığın içime oyduğu yaralara yorgunluğun merhemini sürüp beynime, yüreğime üşüşen sızımsı duygu ve düşüncelere geçit vermiyorum. Her gece koşar adım uykuya dalıyorum. Ya akşamları, uyumadan önce? Ona da önlem aldım. Bir tek yatakların kaldığı boş odaları, tüm eşyaların paketlenip yığıldığı salonu görmemek için, uyku saatine dek balkonda oturuyorum.
Kaçınılmazı yaşamak! Kaçınılmaz olan bu muydu? Belki değiştirebilirdim. “Kabullenmek, katlanmayı kolaylaştırır,” derdim bir zamanlar. Oysa şimdi içimdeki isyanı, kendimin kendime isyanını bastıramıyorum. Kendi ellerimle bir yol çizip yaşamımın akışını başka yöne çevirdim. “Hangi yön daha iyi?” adlı kurt kafamı kemirip duruyor. Kim bilebilir, zaman gösterecek... Kalsam da, gitsem de değişmeyecek olan tek şey var: İyi ve kötü yönler hep olacak. İyi ve kötüleri terazinin kefesine koyup tarttıktan sonra, ağır basan yönde karar vermiştin, öyleyse nedir bu huzursuzluğun? Yıllardır alıştığım her şeyi bir yana atıp yeniye koşmak, benim gibi biri için hiç de kolay değil. Yeni semt, yeni ev, yeni insanlar...

XXX

Olabildiğince çabuk yerleşmek, eşyalarımı görmek istiyorum. Onlar yeni değil. “Yeni eve yeni eşya!” diyenlere şiddetle karşı çıkıyorum. Bu eşyalar gereksinimimi karşılıyor. Daha önemlisi, eskiler eski yaşamımın bir parçası. Onları yok etmek, kendimin bir parçasını yok etmek gibi. O koltuklarda, kanepelerde kimler oturdu, neler yaşandı, bir ben bilirim. Yaşayacaklarımın yaşadıklarımı öldürmesine izin vermeyeceğim.

XXX

Uğuldayarak esen rüzgârın sürüklediği dalların çatırtısından korkup acı acı uluyan köpek, altına sığınmaya çalıştığı pencerenin iç tarafındaki odada yatan biri olduğunu ve onun kendisinden korktuğunu bilmiyor. Kadınsa, köpeğin korkudan uluduğunu, tıpkı onun gibi(herkes gibi) sığınacak birini aradığını bilmiyor. Aralarındaki tek fark; biri pencerenin iç tarafında ve başının üstünde bir çatı, öteki dışarıda, başının üstünde gökyüzü.

Köpeğin ulumalarını olur-olmaz şeylere yoruyorsun. Hep o çocukluğundan bu güne taşıdığın, gözün gibi bakıp koruduğun saçma inançlar yüzünden. Yanlışlığını bile bile etkilenmekten kurtulamıyorsun. Yüreğin ağzında. Aç perdeyi, uzak tepelerdeki ışıklara bak. Korkunu yenecek bir şeyler bulursun belki. Bak, şu ışıklardan biri onun yaşadığı ev. Acaba hangisi? Ne fark eder? Sana en yakın olanı onun olsun. Gördün mü, korkun geçti bile. İçini sıcacık duygular doldurdu. “Başucu lambası kırılmasaydı, ne iyi olurdu. Şimdi oturup bir şeyler yazardım.” Kalk, ışığı yak, tembellik etme! “Bir de kâğıt gerek, daha hiçbir şeyi yerleştirmedim ki.” Hah, işte onu da buldun. Şu takvim yaprağının arkasına yazarsın.
XXX

Şimdi bu tepelerin tek hâkimi o. Rüzgâr. Uğuldayıp homurdanıp koşuyor, her şeye meydan okuyor. Evlerin çevresinde ne bulursa, -gerekli, gereksiz- aceleci bir çoban gibi önüne katıp götürüyor. Köpeklerin biri susup öteki başlıyor havlamaya. İçimde tanımı güç duygular. Yabancı bir evde, yabancı duvarlara bakmaktansa, karşı tepelerin ışıklarına bakmayı yeğliyorum. Gecenin en koyusunda, ışığın koştu yardımıma. Yüreğimin gümbürtüsünü aldı götürdü. Işığın içimde bir ışık yaktı. Artık her gece yatmadan önce, açıp perdeyi sevgimi yollayacağım ışığından sana.
İlk günlerde, kaç gün kaç saattir burada olduğumu hesaplıyordum. Artık bıraktım. Kaç gün geçti bilmiyorum. Bir yandan ışığın, bir yandan Kudret’in yardımları sayesinde, yavaş da olsa alışmaya başladım bu tepelere. Kudret iki gün yemek taşıdı bana. Yerleşmeme yardım etti. Arada bir hiç beklemediğim anda çıkıp geliyor, o ünlü kahkahasıyla çağlayıveriyor bizden yana. Geçmişimin bir parçasını bu yaban ellerde görmek içime su serpiyor. Gecelerim güne dönüyor diye seviniyordum ki, çocuklar sorun çıkartmaya başladılar. “Anne, burası çok sapa, borcumuz bitince satalım, başka bir yerden ev alalım. Nasıl olsa seni bağlayan bir şey yok, emeklisin. Deniz kıyısında bir yerden alırız..”
“Hayır!” Hiçbir şeye böyle kesin hayır dememiştim. Hayır, yüzlerce kez hayır çocuklar. Artık yoruldum, başka şehirlere alışamam. Başka sokaklar, başka insanlar, yeni alışkanlıklar istemiyorum. Ben, kirli sokağımda, beceriksiz bakkalımla kalmak istiyorum. Varsın, burası sapa olsun. Yaban topraklarda yeşeremem artık. Kök salma çağım çoktan geçti. İstesem de o topraklara tutunamam. Bu kaçıncı sökülüşüm toprağımdan, bu kaçıncı yeni toprak, biliyor musunuz? “Amma da duygusalsın!” öyle mi? Herkes zaman zaman duygusal davranır. Hassas biri oluşum neden eleştiri konusu oluyor. Ben, başkalarının aşırı mantıklı katı tavırlarını eleştiriyor muyum? Ben de buyum işte. Sizi anlamaya çalışıyorum, siz de beni anlamaya çalışın.
Sahip olduğu bir avuç toprağı satıp bizim isteklerimizi yerine getirmediği, başka şehirlere yerleşmediği için babam, tüm çocuklarının gözünde mal düşkünü olmuştu. Pintinin biriydi, bize göre. Çocuklarını düşünmüyordu. Bencildi. O zaman olaylara kendi penceremizden bakıyor, onunkine yaklaşmıyorduk bile. Onu ancak şimdi anlayabiliyorum. Dişiyle tırnağıyla kazandığı, teriyle yoğurduğu o bir parçacık toprağı satmasını istemek, hayatının büyük bir bölümünü satmasını istemekle eşmiş de bilememişiz, anlayamamışız.. Babam duygularını anlatmayı beceremedi, biz de anlamayı. Onu anlamayı denemedik bile. Çünkü kendimize odaklanmıştık. Onunla olan sorunlarımı ancak o öldükten sonra çözebildim, desem size garip gelebilir, ama öyle oldu. Geç de olsa onu anlamaya çalıştım. Ne yaptığından çok, neden öyle yaptığını, hangi koşullarda olduğunu düşündüm. Siz benim gibi geç kalmayın. Şimdi anlamaya çalışın. Bana hak vermenizi, onaylamanızı istemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışın yeter. Burada kalmak istemiyorsanız, gidebilirsiniz. Size darılmam. Çünkü sizi çok seviyorum. Sevmek özgür bırakabilmektir. Başka bir şehre gitmekten hiç söz etmeyin. Bu topraklardan, dostlarımdan koparsam, hayatımın çoğu burada kalır. Sakatlanırım. Yarım olurum. Yarım biriyle yaşamak ister misiniz? Salkım söğütler gibi her acıyla eğilip kalkan bedenim bir daha kalkmayabilir. Bunu sevdiğinizden yaptığınızı söylüyorsunuz. Dedim ya; sevmek, özgür bırakmaktır. Sizi anlıyorum, buralar size göre değil, ama gideceğiniz hiçbir yer de bana göre değil. Hem ayrı yaşamak, ayrılmak değil ki. Bırakın birbirimizi özleyelim. Şanslıyız aslında, özleyenimiz var.

Dinle, köpek susmuş, farkına bile varmıyorsun. Işığı söndürmeye boş ver, perdeyi iyice aç, bir kez daha onun ışığına bak. “Haklısın, onu sevdiğin için özgür bıraktın. Hem herkes kendi yolunda, hem her zaman birlikte. Hem çok uzakta, hem her an yanında olan aşkını koynuna al ve yat artık. Soluğunu sessiz gecenin ritmine uydur ve uyu.







K Ö R Y Ü R E K L E R


“İyileşmesine iyileştim ya, hırsız girdiği evden hiç boş çıkar mı a yavrum? Her hastalık bir şeyler götürüyor insandan. Bundan sonra Huriye Teyzen...”
“Birbirinizi kırmayın çocuklar. Kırılan kalp kolay kolay onarılmaz. Kır şu bardağı hele, yapışır mı? Yapışsa da ille bir izi kalır.”
Bir annemin, bir Huriye Teyze’nin sözleri öne geçiyor, beynimde çınlayıp duruyorlar. “Kırılan kalp onarılmaz...” Öyle ya, sen görmesen de bardak bilir kırık yerini. Bundan sonra, fiske vursan tuz-buz olacak yanı sızlar durur inceden. Girdiği yerden boş çıkmayan, eksilten yalnızca hırsızlar, hastalıklar mı? Ya acılar, kırgınlıklar! Kırdığı parçaları da beraberinde götüren, yapıştırma olanağı bırakmayan kırıcılar...

XXX

Bu saat de nereden çıktı? Ne güzel, tam beğendiklerimden. Ama..Ne garip, sevinemiyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor tersine. Bunca yıl bir tek çiçeği bile çok görürken, saat almak neyin nesi? Anneler günüymüş! Bu güne dek neyi kutladık ki?..
Yaşamın bir yerlerinden koparılmış hırsızlama cümlelerle bağışlayıvermiştim onu. “Unutalım, kötü bir düştü bu. Uyandık. Önemli olan bundan sonrası...” Aslında bağışladığımı söylemiştim yalnızca. Yalvarıp üstelemesine gerek kalmadan. Bağışlanacak bir şey var mıydı, varsa, neydi? “Neden bu kadar iyisin? Bir daha asla olmayacak.” Bir görevi yerine getirircesine verilen sözler. Ne ben onun içindekileri biliyordum, ne de o benim içimde kaynayan kazanları. Bağışlamamın ardındaki kaybetme korkusunu, “Bak ben ne yüce insanım, seni bağışlıyorum!” duygusunu anlamamıştı. İkimiz de yanılmıştık. Her şeyin yoluna gireceğini, yaralı yüreğimin bir özürle onarılacağını düşünmekle yanılmıştım. O da gerçekten bağışlandığını düşünmekle...

Kol saatleri içimde bir kor. Güvenlerin sarsılması, yaralanmalar, birinin diğerine tercih edilişi, bir tek sevginin güçlükle sığdırılabildiği dar yürekler demek.

XXX

İşte pencerenin içinde pırıl pırıl bir kol saati. Köşeli olanları pek sevmem, ama olsun. Sonunda benim de bir saatim oldu. Hak ettim onu. Pancar sökme yarışında erkekleri bile yendim. Soğuk Eylül sabahlarında, alacağım saatin düşüyle, ne kırağı işledi bedenime, ne rüzgar. “Bir yaz, bir kış tarlada çalış, seni ortaokula yazdıracağım.(Okul için deli olduğumu biliyordu.) Sonra da bir sarı lira kızıma!” demişti.
Çalışıyorum, durup dinlenmeden. Ne denli çok çalışırsam, günler o denli çabuk geçer sanıyorum. Güneşten yüzümde oluşan çillere, ellerimdeki çatlaklara aldırmıyorum. Sabah ezanı, uykumun en tatlı yerinde yatağıma sokuluyor, yayan yapıldak yollara düşmeye çağırıyor beni. Yakınmıyor, yakınamıyorum. Geceleri elimde olmadan inlemelerim dışında hiçbir şey söyleyemiyorum. İki büyük düşüm var; okul ve sarı lira. Okulun gözümde büyüklüğü hep aynı, sarı lira gün güne büyüyor. Hiç görmediğim, duyduğum bir şey çünkü. Altın olduğunu biliyorum yalnızca.
Sedirin üstündeki mindere bağdaş kurup oturmuş, yine de upuzun boyu. Bir gün merak edip sormuştum, iki metreye yakın demişti. Askerdeyken ölçmüşler. Fötr şapkasını eline almış, bir eliyle sıfıra vurduğu(temizliği kolay olur diye, kendi tıraş makinesiyle saçlarını kazır. Tüyler, kafa derisinden azıcık başlarını uzatacak olsa; “ Kafamı kazımam lazım, saçlarım çok uzadı,” derdi.) kafasını kaşıyor. Küçücük, yusyuvarlak, mavi gözleri, iki küçük kuyudan çıkmaya çalışan, iki küçük mavi ateş topu . Çalıştığım için suçluyum sanki, çalışarak onu zarara sokmuşum gibi bağırıp duruyor. Neredeyse üzerime yürüyecek. Yoksulluğun, gece gündüz çalışıp yeterince kazanamamanın öfkesini benden çıkartacak. Kızdığı herkes, her şey bende toplanmış. Emeğinin karşılığını vermeyen benim sanki. Her şeyin üstüne tuz-biber ekenim aslında.
—İstediğin okul değil miydi, yazdırdık işte. Daha ne istiyorsun? Altın alacak paramız yok. Daha abinin düğün borcu duruyor. O kadar çalış çabala, elimize geçen paraya bak. Elim hamur, karnım aç. Tarla kendinin olmadıktan sonra, ağzınla kuş tutsan ne fayda! Sözde adımız İlyas Ağa. Böyle ağalığın anasını satayım.
—Baba, tamam, bana altın almayın şimdi. Madem paramız yokmuş. Belki daha sonra, paramız olunca...
—Hey Allah’ım! Sen daha orda mısın? Koyun can derdinde, kasap et. Altın senin neyine? Hangi gezmede, hangi düğünde takacaksın?
—Ama sen söz namustur, demiştin.
—Tamam, tamam. Hele sen seneye Kuranı hatmet, saat alırız. Altın almak şart mı?
Doğru ya, altını takıp okula gidemem, ama saati sürekli takabilirim. ”Dersten çıkmamıza beş dakika var.” Sorun bakalım arkadaşlar, şimdi siz benden isteyin. “Saat kaç? Zile kaç var? Üç mü, beş mi?” Üç-beş kişiden biri de ben olacağım. Artık sarı kızın da bir zenginliği olacak. Beyni dışında. Artık ondan, şu problem nasıl çözülür, dışında bir şeyler isteyeceksiniz.

XXX

Pencerenin içinde bir kol saati. Pırıl pırıl. Çantamı bir yana, pabuçlarımı bir yana atıp koşuyorum. Bir an önce saatime kavuşmalı, onu elime almalıyım. Okuldan gelince gözüme çarpsın diye buraya koymuş sanırım. Sağol baba. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptın şimdi. Yalan söylememiş. Yalan söylemek günah, demez miydi...Yüreğim cıvıl cıvıl, yüreğim bayram yeri.
-Bu saat benim, değil mi baba?
-Hayır kızım. Kardeşi sınıfta kaldı, üzülmesin diye aldım. Zaten annenin ölümüne çok üzüldü.
Kolum kanadım kırık, öylece kalakalıyorum pencerenin önünde. Gözlerim saatte, ama hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Babam sırtımdan bıçakladı, ama akan kanları görmüyor, acımı anlamıyor. “O benim de annemdi, kardeşim üzüldü de ben bayram mı yaptım?” diyemiyorum Yaygara bilmiyorum, göz yaşlarımı köşe bucakta akıtıyorum diye, üzülmedim sanıyor...Yoo baba, yapma, set çekme gülüşüme, yok etme yüreğimdeki bayram yerini! Kafanı kaldırıp –hiç olmazsa bir kez- gözlerime baksan, patlattığın balonları, yok ettiğin bayram yerini görürdün. İçe akan göz yaşlarının insanı ne denli yaraladığını anlardın belki. Aslında baksan da, göreceğin şeyler bunlar olmazdı. Çünkü hep yanlışlarımı görüyorsun: dağınık saçlarımı, giysilerimin söküklerini, patlak ayakkabılarımı, beceremediklerimi... Keşke yaptığım güzel şeyleri, sıkıntılarımı, acılarımı da görebilseydin. Keşke bakmasını bakıp da görmesini bilseydin. Keşke tuz-buz olan sevinçlerimi, yok olan güvenimi görebilseydin. Hani bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Kalp gözleriniz kör sizin, bakmasını bilmiyorsunuz!” derdin. Senin de kalp gözlerin körmüş meğer! Kalp gözleri kör olanlar ne çokmuş meğer...

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP